‘transfer’ olarak etiketlenmiş yazılar

trabzon’lu fatih, beşiktaş’ta

02 Eylül 2010, Perşembe

fatih tekke

beşiktaş fatih tekke’yi kadrosuna kattı bildiğiniz üzere. haftalarca robinho ve adebayor isimleri dolandı piyasada. transferin bitimine 1 gün kala robinho milan’a atınca imzayı, beşiktaş da yerli forvete yönelmiş olsa gerek. aslında, bu robinho hususunda serdal adalı’nın ‘o defteri çoktan kapattık’ mealinde demeci de vardı. gene de beşiktaş taraftarı, yaratılan ortamda büyük bir azimle bekledi robinho’yu.. olmadı. fazla üzerinde durmaya lüzum yok. artık fatih tekke ile doldurdular forvetteki boşluğu.

fatih trabzonspor’un yetiştirdiği, camia olarak öz evlat muamelesi yaptığı bir topçudur. bir çok kişi, onun türkiye’de trabzon’dan başka kulüpte oynamak istemediğini düşünüyordu ve bu nedenle beşiktaş’a geçmesi, şaşırtıcı oldu. fakat, tekke iyi ya da kötü transferdiri tartışmadan, söylediklerini aktarmak isterim;

”ben trabzonspor’luyum ama bu formayı giydiğim müddetçe, takımıma katkıda bulunmak için bana yakışanı yapacağım.”

çok şık bir açıklama olmuş. yani, mevzu fatih’in trabzonspor’lu olması, bunu dile getirmesi değil. beşiktaş’a imza atmışken, çokça gördüğümüz dümenciler gibi doğuştan buralıyım ayağına yatmıyor. zaten bunu da bile bile fatih’le anlaşmış bjk yönetimi. söylemesinde herhangi bir mahsur görmüyorum ben. herkes onun yıllardır trabzon’lu olduğunu bilse de, 2bu konuda yorum yapmak istemiyorum, şu an beşiktaş’tayım ve bu formadan başka bir şey düşünmüyorum’ gibi bir şeyler de söyleyebilirdi.. bir de 61 numara boş olmasına rağmen, 33 giyecekmiş tekke. bu açıklamadan sonra üzerine 61 giyip, olayın belli kesim tarafından çarpıtılmasına da  yol açabilirdi. bu da güzel bir hareket olmuş. fatih, iyi adamdır, kötüdür bilemem. karakterini de yargılayamam tanımayan birisi olarak. fakat, yalanlar ve yalancıların içerisinde yaşadığımız şu futbol ortamında böylesi dürüst açıklamarıyla, benim takdirimi kazandı..

2’si bir arada; misi & insua …

01 Eylül 2010, Çarşamba

misimovic & insua

transferin son anlarını sever bizimkiler. bu defa çok sevdiler ama. son 100 metrede 2 tane transfer yaptılar. bir tanesinin de yolda olma ihtimali yüksek.. aslında geçtiğimiz yıllara oranla çok daha iyi transferler bunlar. bundesliga wolfsburg’dan misimovic ve ingiltere liverpool’dan insua.. bir tanesi uzun süre gündemi meşgul etmişti, diğeri de biraz tepeden inme gibi duruyor, ihtiyaca yönelik manada tabi.. aslında korkmadık değil, o uçaktan hiç inmeyecek bunlar da pires gibi diye. neyse ki, bastı bunlar ayaklarını memleket topraklarına..

daha önce misimovic’i burada, yorumlamıştık. kısaca bir kez daha değerlendirelim. öncelikle, misimovic çok özel bir futbolcu. bundesliga’da ‘yıldız’ olarak nitelendirilen bir mertebedeydi. üstelik, küçük takımın altan’ı ya da, tabata’sı falan da değil. şampiyonluk yaşayan wolfsburg’un yıldızı.. grafite ve dzeko golleriyle ligin tozunu attırırken, onları bu noktalara getiren adam misi. asist krallığı, en değerli oyuncu apoleti, vs. bir çok da tescili var futbolculuğuyla ilgili.. muhakkak, bir kaç yıl öncesinin olay adamı lincoln ile mukayese edilecektir. ikisinin oynadıkları-oynayacakları takım kimliklerinin birbirinden bağımsız olduğunu düşünüyorum ben aslında. misimovic bir de çok farklı bir havada geldi buraya. çalkantılı günlerin alası yaşanırken, yatıştırıcı bir unsur olarak transfer edildi.. aynı zamanda da bir fırsat transferidir bosna’lı. kelebek etkisi, diego, juve, schalke derken, çat galatasaray’a attı imzayı. şu an ne lincoln ile karşılaştırılması, ne yer alacağı orta sahanın dizilimi ne de yanında oynayacak oyuncular beni enterese etmiyor. gelsin, oynasın direk katkı versin yeter. fazla göz önünde bulunup, yok lincoln’ün yok alex’in performanslarıyla bağlantılı yorumlara konu olmasını hiç istemiyorum belli bir dönem..

ve emiliano insua.. yıllardır galatasaray’daki değişmezlerden birisidir; sol bekten verim alınamaz bir türlü. defansifi de denendi, ofansifi de, stoperden bozması da orta sahadan monte edileni de. geçici performanslar dışında, sağlıklı bir sonuç elde edilemedi bu mevkinin oyuncularından. bu defa, diğerlerinden biraz farklı bir çocuk getirdiler. insua için de savunma yönü kuvvetlidir şeklinde tanım yapamayız izlediğimiz kadarıyla. daha çok kenardan hücuma yardım etmeyi seven, kısa boyunun da sağladığı avantajla birlikte süratli, toplu oyunda oldukça akıcı bir tarzı var. bunun yanında, topsuz oyunda pek etkili olamıyor. kısa boylu olması ve kademeye girişlerde tam zamanlamayı ayarlayamaması dezavantajları gibi duruyor.. insua henüz 20 yaşında ve bir çok kez liverpool formasını giydi. arjantin ulusal takımına da seçilmişliği var. transferi duyurulduğunda bir detaya vurgu yapılmış; satın alma opsiyonlu kiralık geliyor. bu güzel bir gelişme işte. fahiş bir fiyat söz konusu değilse, uyum yakalandığı ve memnun kalındığı taktirde, bonservisiyle kulübe kazandırılabilir.. neticede bu genç adam yıllardır çektiğimiz derdin üstüne, sol beke geldi. bir şeyleri değiştirebilmesi ümidiyle diyorum..

nacizane, bu yöndedir, oyuncular hakkında fikirlerim. iki sağlam adam alındı. öteki de geliyor gibi. fakat gene de bana kalırsa, bu güzel hamleler çok geç yapıldı. özellikle avrupa dışında kalınmışken, ‘keşke’ dememek elde değil. aslına bakarsanız, galatasaray kadrosunun lviv gibi bir takıma elenmesi vahim bir olaydır. bu yeni adamlar yokken bile, nasıl kazanamaz galatasaray, büyük sorun.. istediği kadar muhteşem 3′lü -ayhan-barış-mustafa- de olsa, yetersiz kaleci de olsa, o tur geçilmeliydi.. neyse, konuşmaktan başka yapacak bir şeyşmiz yok. geride kaldı bir çok şey. bundan sonra önümüze bakmalıyız. zorundayız.. bu yıl lig sonunda alınacak başarısız bir sonuç daha, kredisini iyiden iyiye azaltan yönetimin tükenmesi anlamına gelebilir. ümit ediyorum, başarı yakalanır ve bu kötü tablo hayata geçmez..

ps. bu yazıyı 3 kişilik yazıp, taslağa atmıştım aslında ben. gelemedi bir türlü diğeri. bundan kelli, nokta nokta var başlıkta. gelirse ona da yer ayırırız diye…

anthony annan?

30 Ağustos 2010, Pazartesi

yönetim sağolsun, bir soru işaretli başlık daha atıyoruz. aslında gönül isterdi, bir transfer analizi olarak anthony annan başlığını atabilmeyi.. neyse, ben gene de yüksek ihtimal geçekleşecek bu transfer hakkında biraz fikir beyan edeyim..

hemen herkes 2010 dünya kupası’nda tanıdı annan’ı. ilk önce türkçe’de sakat bir takım tamlamalara yontulmaya çok müsait ismiyle dikkatimizi çekmişti. ardından, yeşil sahada basılmadık yer bırakmayıncaya kadar koştuğunu görünce daha da ilgimizi çekti. üstelik, bu adam aynı zamanda topla da iyi hareket ediyordu. muadilleri gibi, top kesmede başarılı, oyunun hücum yönünde zayıf değildi.. aslında, her işte bir hayır vardırcılara hak vermek istiyorum burada. essien’in sakat olması sebebiyle, dünya kupası’nda yer almaması, annan’ın büyük çıkış yapmasına yol açtı. belki de essien sağlıklı olarak gana kadrosunda yer alabilseydi, bizler de anthony annan diye bir futbolcuyu tanıyor olmayacaktık..

bu güzel adam, tabir-i caizse; günümüz futbolunda orta saha için biçilmiş bir kaftan. fiziksel avantajıyle birlikte, hayli yüksek bir temposu var, nerede duracağını biliyor yani pozisyon bilgisi oldukça yeterli, gene sahadaki konumu itibariyle agresif olması gerekiyor ve makul derecede başarılı bu konuda da. gana ulusal takımında kendisine atfedilen görevi, başarıyla yerine getirmesi, eğer gelirse galatasaray’da alacağı rolle bire bir kesiştiği için, ideal bir transfer gibi duruyor şu anda.. appiah adında dominant bir orta saha görmüştü bu lig. annan da en az onun kadar yüksek performans verebilir. ilk önce bir gelsin tabi..

bitirişi, norveç’te kendisini meşhur eden ilginç bir olayla yapalım. tam aradığımız ‘ısıran’ orta saha adamı olduğunu açıkça görüyoruz..

transferde son hamleler

28 Ağustos 2010, Cumartesi

javier mascherano

artık transfer döneminin son günlerini yaşıyoruz. başta bizim kulüpler olmak üzere avrupa’da bir çok takım kadrosunu değiştirme, güçlendirme uğraşında. birisinin elinden bir adam çıkartması, adeta kelebek etkisiyle diğerine, oradan diğerine sonra bir başkasına kadar sirayet ediyor. buna en güzel misallerden bir tanesi de fenerbahçe’nin niang’ı transfer etmesidir. niang’ı satan marsilya, gignac’ı kadrosuna kattı, ardından gignac’ı bırakan touluse da lyon’dan tafer’i kiraladı. belki ilerleyen günlerde, niang’ı alan fenerbahçe, guiza’yı elinden çıkartacak.. gerçekten, bir kulübün taşları oynatıp, dengeleri nasıl değiştirdiğine şahit olabiliyoruz.

barcelona henüz sebebini anlayamadığım bir hamle yapmış ve yaya toure’yi manchester city’e bırakmıştı. böylece, orta alanda açıkları kapatacak, savunmaya yardımcı olacak ve iniesta-xavi gibi kudretli oyuncuların futbolunu bir kademe önde oynamasına yardımcı olacak türde bir orta sahaya gereksinim duydular. çok uzun bir süredir liverpool’dan javier mascherano’nun adı geçiyordu. sonunda resmi olarak geldi barça’ya. genelde, çoğu kişi mascherano’yu pek sevmez. kesici özelliğiyle ön plana çıkan bir tarzı vardır. xavi yahut fabregas gibi orta alanı paslarıyla yöneten bir futbol anlayışı yoktur. bu futbol kimliği pek gözüne hoş gelmez tabi seyircinin. fakat mascherano, günümüzde avrupa futbolunun en iyi defansif orta alan oyuncularından benim gözümde. liverpool’da yakaladığı istikrar, orada oynanan süratli ve fiziksel anlamda kuvvetli futbola, ayak uydurması etkileyiciydi. arjantin milli takımında da önemli bir görevi var. bu bağlamda, çok doğru bir transfer hamlesi javier. orta sahada box to box futbolcu, oyunun iki yönü bik bik şeklinde konuşanlara da guardiola’nın yanıtıdır…

resmi açıklama gelmese de zlatan ibrahimovic’in milan’a transferi büyük ihtimalle gerçekleşecek. barcelona, ilginç bir deneyim olarak noktalanıyor böylece ibrahim için. uzun süredir belliydi hocayla sorunlar yaşadığı. son dönemde zirve yaptı bu kopukluk. 6 aydır guardiola ile konuşmadık şeklinde röportaj verdi son olarak. galliani de onun için kamp kurdu katalunya’da. bonservis bedeli için uçuk fiyatlar konuşuluyor. barça muhtemelen tok satıcıyı oynuyordur. problemler var gözükse de, satmak için başka bir nedenleri yok neticede. milan için de güzel bir değişim olacak bu. pato-ibra fark yaratabilecek bir ikili. yıllardır 30-35 yaş aralığında transfer şekillendiren milan’dan hiç beklemediğim bu hareket, olumlu sonuç verecektir..

diego

diego da geri dönenlerden. almanya’ya, wolfsburg’a geçti brezilya’lı oyuncu. juventus’ta olmadı. olduramadılar. kabahatli yüzde yüz kulüptür bana kalırsa. diego gibi üst seviye bir adamdan hiç bir surette faydalanamadıysan, bir durup düşüneceksin. şike skandalı ve küme düşme olayından sonra, hemen seri a’ya geri dönse de, bir türlü toparlayamadı juve. 15 milyon’a bıraktılar diego’yu. bir kelebek etkisi de bu transferde bekliyoruz. diego’yu alan wolfsburg, misimovic’i satacak büyük ihtimalle. o kulüp de galatasaray olabilir. gelen bilgiler, bu transferin bittiği yönünde… diego’nun gelişiyle mutlaka kademe atlayacaktır wolfsburg. bayern maçında gördüğümüz kadarıyla, yaratıcı bir oyuncu sıkıntısı çektikleri ortadaydı. misimovic’le de iplerin çoktan koptuğunu düşününce, diego bir fırsat transferidir diyebiliriz.

almanya’nın bir diğer transfer yapması beklenen takımı da schalke idi. misimovic’i schalke hocası magath da çok istemişti. fakat wolfsburg onlara satmaya pek yanaşmayınca ve söylenene göre takas konusunda anlaşma çıkmayınca o iş olmadı. magath da, cluj’dan ciprian deac’ı transfer etti. romen milli takımının 10 numarası deac. yine adaşı ciprian marica gibi, ona da bundesliga fırsatı doğdu. umarım ondan daha iyi gelişir kariyeri. bu arada, schalke, gana’lı sarpei’yi de kadrosuna dahil etti. gana milli takımında sağ bek oynuyordu sarpei. levekusen’den geçti gelsenkirchen’e.. ve son olarak arsenal. arsen wenger’in fransızlaştırma fantazisi sürüyor. sevilla’dan sebastian squillaci’yi aldılar. güzel transfer. böyle bir savunmacı gerekiyordu arsenal’e. lorient’ten alınan koscielny ile beraber, yazımı çok zor iki oyuncu almış oldular böylece..

transfer dediğin…

24 Ağustos 2010, Salı

yoann gourcuff

fransa’da dengeleri değiştirecek bir transfer gerçekleşti. yoann gourcuff, bordeaux’tan, lyon’a geçti. bedeli 22 milyon. şu dakikadan sonra, bordeaux taraftarları ne kadar küfür etse yönetimlerine müstahaktır. hatırlayacaksınız, bordeaux’un başına blanc ayrılınca eski dost tigana geçmişti. onun da isyan etmeye hakkı var. tek mantıklı açıklamaları, yerine alacakları adamın hazır olması olur. öyle bir durum yoksa, yazık etmişler gerçekten. gourcuff’un takımı için ne kadar değerli ve vazgeçilmez bir topçu olduğundan bahsetmeye gerek yok sanırım. kiraladıktan ve üst düzeyde verim aldıktan sonra, bonservisini de alıp, transfer etmişerdi. şimdi en önemli rakiplerinden birisine yolladılar. bir adet adnan sezgin mevcut oralarda sanırım…

rubin kazan da bir transfer gerçekleştirdi. hafta sonu, werder’i 4′leyip yeniden ismini duyuran hoffenheim’den brezilya’lı carlos eduardo’yu kattılar kadrolarına. çok iyi bir tercih olduğunu söyleyebilirim şahsen. 20 milyon vermişler. bu noktada biraz soru işareti olsa da, neticede adamlar rus.. ayrıca, gremio’dan aldıklarında oyuncunun bu fiyatlardan gideceğini hesap etmiştir kesin alman’lar. ki, zamanında hoffenheim’in bonservisine ödediği fiyat da 7 milyonmuş. üstelik bundesliga’da yer almıyorlardı o dönem.. eduardo her brezilya’lı ön oyuncusu gibi, üst seviye tekniğe sahip. kanatlardan çok iyi top taşıyor ve golcü özelliğiyle, forvetin gerisinden takımına ciddi katkı sağlıyor. rusya’da da iş yapacaktır. eduardo fahiş bir fiyatla, bir transfere daha imza atar benim tahminim. orada oynayacağı top önemli bu bakımdan.

son olarak arjantin’li otamendi’den bahsedelim. o da portekiz’e geçti. yeni takımı porto.. böyle güzel adamları bulup, avrupa futboluna kazandırma açısından, üzerine yoktur herhalde bunların. sayısız güney amerika’lı porto formasıyla avrupa vitrinine çıktı ve bir çoğu da bugün önemli yerlerde, önemli topçular.. otamendi de, dünya kupası’nda arjantin formasıyla çıkış yakalamıştı. fakat eminim, ondan çok daha önce radara almıştır porto. bu transferle akıllara hemen bruno alves geliyor tabi. zenit’e 22 milyona sattıkları bruno alves yerine aldılar otamendi’yi. yüksek ihtimalle de onun mevkisinde oynatacaklar. bir 22 milyona da bunu satarlar. bizler de transfer sezonunun son günlerinde, avrupa’nın ne kadar düşüşe geçen oyuncusu varsa, onları kovalayalım..

zvjezdan misimovic?

19 Ağustos 2010, Perşembe

zvjezdan misimovic

galatasaray’lılar, rosicky ve ledesma uykusundan uyanalı henüz bir kaç gün oldu. büyük hayal kırıklığı tabi. transfer geçmişinde oldukça sağlam referanslar bulunan yönetim, bu yıl da doğru isimlerle ilgilense de, geç kalınmış olduğu bir gerçek. neredeyse, geçtiğimiz sezon bitmeden çalışmalara başladıklarını iddia ediyorlardı. şu ana gelene dek, cana dışında bir isme imza attıramadılar, yabancı olarak. kaldı ki, geçen yıl çok erken havlu atılmıştı lige. transfer işlerine girmek için geçerli bir neden tek başına bu durum bile..

olumsuz haberlerin üst üste geldiği  şu günlerde, ha geldi ha gelecek konumundaki isim wolfsburg’un bosna’lı yıldızı zvjezdan misimovic. oyuncu hakkında yeterli-yetersiz tartışması yapılamaz fikrimce. kendisini ispatlamış bir isim. vatandaşı, dzeko ile yakaladıkları uyum ve ulaştıkları bundesliga şampiyonluğunda oynadığı rol, çok mühim. açıp istatistiklerine de bakabilir, çok isteyenler. bundesliga’nın bir kez daha küçümseneceğini tahmin ediyorum bu konuda aslında. yani, misimovic olur da türkiye’ye gelirse, sallayacak bir şey bulamayacak olanlar, bundesliga’nın zayıf olmasından dem vuracaklardır eminim. fakat gerçek hiç de öyle değil. bu oyunu, ‘zaten orada ben de kafadan 15 gol atarım’ şeklinde izah edemiyoruz. oyuncular, takıma uyum sağlayamadıkları, yeteneklerini gösterecek yapıya adapte olamadıkları sürece, başarılı olamazlar. kaldı ki zvjezdan, takımını üst seviyeye taşıyabilen bir oyuncuydu wolfsburg’da.

akıllara, ‘o halde niçin wolfsburg, takımın beyni diyebileceğimiz futbolcusunu bırakıyor’ sorusu gelmesi çok doğal. bunun cevabı da; ‘daha iyisini alıyorlar.’ diego ile anlaşmaları an meselesi. plase, van der vaart. o isimlere ulaşmak mümkün olsaydı, muhakkak onlar tercih edilirdi fakat şu şartlarda, misimovic, çok doğru bir transfer olacaktır.

galatasaray’ın defalarca dile getirildiği üzere, orta sahada hem şavaşcı tabir edilen bir oyuncuya hem de oyunu yönlendirebilecek birisine ihtiyacı var. yalnızca, lorik cana ile kurtarılamaz durum. üçlü orta alan kurgusu olacağını düşünürsek, cana’nın yanına misimovic tarzında bir isim, ek olarak da moda deyişle ‘box to box’ bir topçu lazım. sistem gereği, ortaya kaliteli adamlar koymadığınız taktirde, alacağınız sonuç şu anki g.saray tablosuna tekabül ediyor. kesin biçimde, bu bölgeye takviye yapılması alenen ortada olsa da, işi bu hamlelerle kotarmak, kolay olmayacaktır. transfer açığının yanı sıra, mental anlamda da ciddi sorunları var takımın. her şeyden sıyrılıp kafa dinlemeleri gerekiyor. takım hüvviyetine bürünebilmek için, dışarıdan hiç bir surette olumsuz enerji alınmamalı. bunu sağlayacak kişiler de, bu kulübü yönetenler. transfer yaparak bitmiyor demek istediğim, bu işler. aynı doğrultuda düşününce, transfer yapılamaması yahut geç kalınmış olması da, her şeyin sonu anlamına gelmez. ekip ruhunu yakalayamadığınız sürece, ne yapsanız boş olur. adı geçen oyunculara bakınca; şu an, teşhis doğru konulmuş gözüküyor. bakalım tedavi yapabilecekler mi?

mesut özil ve real madrid

19 Ağustos 2010, Perşembe

dunyakupasi-alm_ing-mesut

son günlerde, türk futbol camiasında belki de en çok konuşulan olay, mesut özil’in real madrid’e transfer olması. biz türk’lüğümüzü yapıp, farklı yönlerden değerlendiriyoruz yine bu durumu, orası ayrı tabi.. mesut’un türk olup olmadığıyla, niçin milli takımımızı tercih etmediğiyle ve kendisini türk mü, alman mı hissettiğiyle ilgileniyoruz.. yahu, adam real madrid’e transfer olmuş. daha neyin tartışmasıdır, yok türk mü hissediyor, yok neden bizi seçmedi vs.. onu futbolcu yapan ve onun gelişip bu günlere gelmesini sağlayan ve hatta avrupa vitrininde yer almasına yol açan ülke almanya. biz yalnızca, türk anne ve babası olması sebebiyle bir hak iddia edebiliriz, ki komik olur böyle bir şey de. futbolcunun f’sine katkıda bulunmadıktan sonra, hak iddia etmemiz hiç etik gelmiyor bana doğrusu…

mesut’un schalke’de çıkış yaptığı döneme bekmak gerek aslında. lincoln’ün 5 maç ceza almasıyla beraber, takımda şans bulması ve bu süreçte oyununu kabul ettirmesi.. ki, o aralar, schalke’nin şampiyonlukta büyük şansı vardı. sonuç tabi yine: ewige zweite… lincoln’ün takımdan ayrılmasıyla sonuçlanan o sezonun, mesut adına büyük bir fırsat olduğu, tartışılmazdı. 17 numarasıyla, mavililerin yeni umudu olmayı başaran mesut, ocak 2008′de ilginç bir şekilde takımdan ayrıldı ve werder bremen’in yolunu tuttu. ki, bu geçiş, mesut’un kariyerini de değiştiren oldukça hayırlı bir iş oldu. 11′i sırtına geçirip, ilk 11′in de değişilmezi olan mesut özil, kısa sürede kendisini kabul ettirmesinin yanı sıra, alman genç milli takımlarını sırasıyla geçerek, almanya a milli formasını da giydi. ve malumunuz, bir 2010 dünya kupası oynadı ki, dillere destan. ve sonrası, ardına kadar açılan madrid kapıları..

real madrid içerisinde mutlaka ön plana çıkacaktır mesut. mourinho, mesut gibi, takıma doğrudan katkı verebilen, takım için oynadığında daha da büyüyen oyuncuları çok sever. günümüz tabiriyle, bir 10 numaraya şans vermektense, mesut’u tercih eder. kaka’nın da uzun süre sakat olması sebebiyle, oynayamayacak olması, özil’in kendisini burada kabul ettirmesi adına, şanstır. ben eminim ki, mesut gerektiği yerde sorumluluğu alacak, gerektiğinde asist yapıp, gerekirse golünü de atacak. umarım her şey güzel oluır onun adına…

adam olacak çocuk; neymar

18 Ağustos 2010, Çarşamba

neymar - ganso

güney amerika’nın dillere düşen yeni genç yeteneği; neymar da silva santos junior. kısaca bilindiği ismiyle neymar.. futbolcu üretim fabrikası santos’ta oynuyor. henüz 92 doğumlu olmasına rağmen geçtiğimiz yıldan bu yana a takımda yer alıyor. oyun stili, şekli-şemali ve futbolculuğa başladığı takım itibariyle, robinho’nun halefi konumunda. şu tarihte de brezilya a milli takımının formasını giymiş, avrupanın devlerini peşinde koşturan çocuk durumunda neymar.

muadillerinden oldukça farklı bir yeteneği var aslında onun. sahada izlediğinizde değişik bir ışık görüyorsunuz onda. ne yalan söyliyeyim, neymar’ı izleyebilmek adına, tv başında santos maçlarını takip etmeye çalışıyorum ben, mümkün olduğunca. bu açıdan, spormax’in güzelliklerinden bir tanesi de brezilya ligini yayınlamasıdır, rusya ile beraber.. neyse, neymar’a dönelim biz. süratini, teknikle ve oyun zekasıyla birleştirebilen bir futbolcu neymar. topu ayağına aldığında, adeta yapıştırıyor ve zeka ile hızı birleştirdiğinde zaten, rakibin hemen hiç şansı  kalmadığını söyleyebiliriz. bu yapının en üst modeli için bkz lionel messi.. elbette, şu aşamada neymar’ı messi ve ronaldo gibi oyuncularla karşılaştırmak istemem. her şeyden öte, oyuncunun kendisine haksızlıktır bu. çünkü, ilerleyen yıllarda aynı messi ve ronaldo gibi, kendi piyasasını yapacağından eminim..

neymar’ı biraz da videolarından anlatmaya çalışalım. muhakkak ki, youtube’dan izlenilen kısa videolarla oyuncu analizi yapılamaz. maç içerisinde, oyunda kalıp kalamadığına, takım arkadaşlarıyla uyumuna, pozisyon alma iç güdüsüne ve oyun zekasına bakmak gerekir. fakat, oyuncunun yeteneklerinden de biraz izlemek fena olmaz bence. şu, 5 gol birden attığı santos – guarani maçı, şık hareketlerinin sunulduğu bir video, ganso ve robinho ile, çakal firma nike için çektiği reklam filmi, milli takım’da amerika’ya attığı gol..

şu an santos’ta bir diğer süper yetenek kapsamında değerlendirilen genç ganso ile birlikte oynuyorlar. geçtiğimiz yıl robinho da onlarlaydı. bazı maçlarda fantastik hareketler izliyorduk bu üçlüden. futbol ilginç tabi, şimdilerde robinho’nun yolu istanbul’a düştü düşecek. neymar’ın adı ise chelsea ile anılıyor. son gelen haberlerde santos’ta kalacağı dile getirilse de, en fazla 1 yıl sonra avrupa’nın dev kulüplerinden bir tanesi kapacaktır bu fırlamayı. ben de sabırsızlıkla bekliyorum neymar’ın, avrupa arenasına çıkacağı günü. o güne dek, santos maçlarını takip etmeye devam…

ve gene; ‘işte premier league bu!’

18 Ağustos 2010, Çarşamba

neredeyse bir sporcunun transferi kadar merak edilen bir süreçti murat kosova’nın ntv’den ayrılıp, trt’ye geçmesi. ki, bu karışıklığın temelinde yatan durum, başarılı spikerin adının lig tv ile anılmış olmasıydı. ve hatta, bir çok kaynaktan gelen haber, murat kosova lig tv ile anlaştı şeklindeydi. haliyle, herkes sevindi süper lig adına. yeni bir dönem içerisinde yer alan yayıncı kuruluşun çok doğru bir transfer yaptığı herkesin ortak fikriydi. gel gör ki, sürpriz bir gelişme ile kosova, trt’de karşımıza çıktı. bir diğer deneyimli isim okay karacan’ın yanında, trt’de olması güzeldi fakat, hem süper lig hem de ingiltere ligi anlatması açısından kötü bir senaryo olmuştu bu.

trt1′de, liglerin başlamasıyla beraber, stadyum programında izledik murat kosova’yı. hakan şükür ve feyyaz uçar’la birlikte. yavaş yavaş bu duruma alışacağımızı düşünürken, dün hiç beklenmedik bir haber düştü internet camiasına. haber, kosova’nın lig tv’ye transfer olduğu yönündeydi. başta tereddütlü yaklaşsak da, çok geçmeden doğruluğu onaylandı ve gerçek olduğu anlaşıldı. bir kaç gün önce düşündüğümüz lig tv adına olumlu işler, hayata geçti böylelikle.

ingiltere ligi ntv’deyken, okay karacan’la ve murat kosova’yla sevdi bir çok kişi bu ligi. maçların temposuna bir de bu adamların heyecen verici anlatımı eklenince, izlenilen müsabakadan iki kat zevk alınıyordu. şahsen, kosova’nın arsenal maçını anlatırken kullandığı ‘işte premier league bu!’ kalıbı, her ingiliz ligi’nden maç izlediğimde aklıma gelir. ve tabiki kernkraft -zomibe nation… son yıllarda, hem ntv’nin pirömiyer lig yayıncısı olmaması hem de sanırım basketbola yönelmek istemesi hasebiyle, pek futbol maçlarında denk gelmedik usta spikere. yine de nba ve basketbol milli takımı maçlarında yeteri kadar keyif verici anlatımları oluyordu. şimdi ise futbol mecrasında izleyeceğiz. eminim ki, süper ligin kalitesine katkısı hayli fazla olacaktır murat kosova’nın. bu ara da umuyorum, tek başına anlatır maçları..

aklıma gelmişken, paylaşmak istedim. ntv ve ntvspor’un dünya şampiyonası maçlarında ismail şenol da görev yapacakmış. murat kosova’dan sonra, nba adına pek üzülmememizin sebebidir genç spiker. tabi orkun çolakoğlu ile birlikte. belki, futbol maçları da yorumlar bu ikili, kim bilir..

king james miami heat’te!

09 Temmuz 2010, Cuma

bir kaç yıldır takımların kendisi için şekilden şekle girdiği, aylardır nereye gideceği merak edilen, günlerdir de isminden başka bir şeyin telaffuz edilmediği lebron james, nihayet açıkladı yeni takımını: miami heat. espn’de yapılan decision 2010 adındaki özel bir programda öğrendik lbj’nin aldığı kararı. hani biraz da eşşeğin bir yerlerine su kaçırma olayı da olmadı değil. espn’e çıkıp, kararını canlı olarak tüm  dünyaya sunması anlaşılabilir bir yerde. neticede, ciddi manada yıllardır beklenen bir seçim bu. fakat sürecin gittikçe uzatılması can sıkıcı bir hal aldı.

neyse, en sonunda bir karar vermiş oldu lebron james. söylediği gibi, birden fazla şampiyonluk kazanabilmek adına, wade’in mekanı sayılabilecek miami heat’i tercih etti. ayrıca, cavs organizasyonuna teşekkür etmesinin yanı sıra, artık normal sezon 1.’likleri değil, nba 1.’likleri istiyorum diyerek de bir ince sitem yolladı onlara.

açıkçası ben pek ihtimal vermiyordum miami opsiyonuna. lebron’un egosunu bu kadar törpüleyebileceği ve -bana kalırsa- 2. adamlığı kabul edebileceği, aklıma gelmemişti. fakat, bosh’un da miami’yi seçmesi ve takımın çok yönlü bir hale bürünmesi king’i cezbetmiş olacak ki, tercihi bu yönde oldu. artık nba’de yeni bir sayfa açılacak diyebiliriz sanırım. pat riley’nin yarattığı bu fantastik ekip, p-jax ve kobe’li lakers’a karşı durabilecek en büyük rakip olarak gözüküyor aynı zamanda.

ilerleyen dönemlerde daha kapsamlı, daha detaylı yazılar yazmaya çalışacağım bu, belki de nba tarihinin akışına yön verebilecek lebron miami heat birleşmesiyle alakalı. şimdilik, bu şoku atlatana kadar, lebron formalarını ateşe veren cleveland’lıların hüznünü ve  james gelirse çocuğumu keserim sözü veren heat taraftarlarının neşesini paylaşacağım..

güle güle popito

06 Temmuz 2010, Salı

geçen yaz, tam bu dönemlerde galatasaray için işler yolunda gidiyordu. haldun üstünel transferden sorumluydu ve herkes, uçak seferlerine, yolcu listelerine bakarak onun ismini bulmaya, nereye gittiğini, kimleri getireceğini bilmeye çalışıyordu. ki bu dönem, takımda yakını bulunan, duyumcu internet adamlarının zirve yapmasına tekabül ediyor. bu duyumcuların nasıl gereksiz girişimciler olduğu, ayrı bir yazı konusu tabi, geçiyoruz. haldun üstünel, ekseriyetle gizli yürüttüğü ve yüksek dozaj adrenalini taraftara pompaladığı transfer döneminin sonunda, bekleneni de verdi ne yalan söyleyelim. alınacak isimlerin ortaya atılmasında veyahut bütçenin oluştutulmasında bir payı olup olmadığı hakkında fikrim yok fakat görüşülen isimlerin bağlanması hususunda meziyetlli olduğunu biliyoruz hepimiz. rijkaard’ın yapılan teklifi kabul etmesinde, üstünel’in anlatım şeklinin ve sunduğu plan, projenin işe yaradığı dile getirildi çokça. yanı sıra, elano ve keita gibi iki büyük ismin transfer edilmesi sonrasında, haldun üstünel, kalplerde taht kurmuş, oturuyordu artık. mamafih, gelinen noktada, ne haldun üstünel kaldı, ne keita var ne de elano’dan verim alınabildi. ve dahi, kewell da artık bizden değil gözüküyor. hiç de iyimser bir tablo değil hani.

abdul-kader-keita

keita da diğerleri gibi çok değerli bir transferdi, uzun yıllar inamoto’lara, almaguer’lere maruz bırakılmış galatasaray takipçileri için. az değil, 18 milyon vermişti lyon ona. beklenen çıkışı gösteremese de, yüksek mertebelerin topçusuydu popito. benim nazarımda, daha da önemlisi, yaratılmak istenen sistemin işlerliği açısından nokta transferdi. takıma katıldığı dönem içerisinde verdiği röportajda söylediklerini hatırlıyorum da, rijkaard ve galatasaray’ın bana duyduğu ihtiyaçtan çok ben onlara muhtacım minvalinde cümleler kurmuştu. tamam demiştik, sistem adamı olduğu kadar, bize gerektiği gibi, hırslı da bu adam. tek gereken zamanın bizleri haklı çıkartmasıydı. çıktık mı haklı, şu gün itibariyle, malesef hayır. zaman zaman kontrol edemediği hırsını, azmini, iştahını her maçta gösterse de, olmadı keita bizde. uymadı, dikişi tutmadı. rijkaard’la olamadı bir türlü. ne o hocaya istediğini verebildi ne de hoca ondan faydalanmak adına çaba sarfetti. takımın geri kalanının da yalanlara girdiği bir sezonda hayal kırıklığı yarattı neticede keita.

bugün eski takımına, al sadd’a satıldı popito. ederi 8.150.000 euro. kendisi de 4 milyon alacak diyorlar, fakat bir açıklama yok sanırım o konuda. ne denir ki, yolun açık olsun keita. sağ çizgiden yakalayıp belini kırdığın her sol bek oyuncusu ne kadar sevindiyse senin gidiyor olmana, bizler de o kadar üzüldük senin burada yapamamana, olduramamana.

bundan sonrası, yeni denemelere açık olacaktır galatasaray. orta sahaya yapılması beklenen iki transfer yanında bir de sağ kanat alınacak kuvvetle muhtemel. serdar özkan’ı o bölge için birinci adam olarak kullanmak akıl karı gözükmüyor. zaten, teknik ekibin de böyle bir düşüncesi olduğunu zannetmiyorum. mutlaka, planlamalarını yapmışlardır yöneticilerle birlikte. bir kaç gün içerisinde bir veya daha fazla transfer hamlesi bekliyorum ben.

ermal, tutku ve yenilenmeye başlayan galatasaray

25 Haziran 2010, Cuma

oktay hocanın takımın başına getirilmesinden sonra, yıllardır süren umutsuz vaka durumu bir anda yerini heyecanlı bir bekleyişe bırakmıştı basketbol şubesinde. alınacak en iyi yerli koçlardan birisi oktay mahmuti’yi getiren adamların, kadroyu da bu minvalde kuracağı, yüksekleri hedefleyen takımların kalibresinde oynayabilecek oyuncu transferine yöneleceği düşünülüyordu.

alınan oyunculara geçmeden emir alkaş’ı yazalım. efes yardımcı antrenörüydü alkaş. mahmuti faktörüyle artık galatasaray benchinde oturacak değerli basketbol adamı.. ilk transfer hamlesi, ermal ile yapıldı. koçun etkisini hemen hissettirdiği, ortada bu transferde. oktay mahmuti referansıyla geldi ermal ve bu referans sayesinde iyi bir kadro kurulacağı ihtimalleri kuvvetlendi. ermal, kurulan bu yeni düzende ciddi bir görev alacaktır. efes’ten ve özellikle ulusal takımdan, ermal deyince akla gelen ilk özellik, ‘mücadele’ oluyor. takımın bir kıvılcıma ihtiyaç duyduğu anda hiç çekinmeden ben buradayım diyebilen bir adam. pota altına top indirdiğinizde, pivot oyununu başarıyla oynayabilecek, savunmayı içeri kapatabilecek bir uzun olmasının yanında, adamlıkta da on üzerinden on alacak bir basketbolcu kendisi. geçen yıl efes’te bulamadığı şansın, kendisinde ciddi bir motivasyon yarattığını da düşünüyorum ben ayrıca.

ermal dahil edildikten sonra takımda radoslav ve caner dışında  topçu yoktu ve doğal olarak yerli oyuncu transferi devam etmeliydi. ilk düşünülen pozisyon da oyun kurucu olmalıydı tabii. daha sonradan fenerbahçe ülker’le imzalayacak olan engin ile anlaşılamadığı duyuruldu. ender için hiç zorlanmadı tahminim, hakan köseoğlu da düşünülebilirdi aslında fakat onun da adı geçmedi. neticede bu opsiyonlar olmayınca, geriye kalan pg’lerden en işe yararı tutku açık gibi duruyordu. o da transfer edildi. yıllardır ülker’de ve telekom’da önemli roller üstleniyor tutku. aynı ermal gibi, geçtiğimiz yılı kayıp olarak geçirse de, eline güvenilecek bir guard’dır. saha görüşünü tartışmaz kimse herhalde. asistör özelliğiyle, yıllarca çok zonta uzun besledi tutku. takımını yönlendirme ve şutörleri oyuna sokma noktasında en iyilerden birisi. yalnız, fiziksel açıdan biraz zayıf kalıyor. ayaklarının yavaş olması ve savunmadaki eksikleri, en önemli dezavantajları.

tutku geldikten sonra omar cook gibi bir guard alınacağını düşünmüyordum ben zaten, dedikodulara rağmen. neticede, almanya’dan taylor rochestie geldi. çok bildiğim bir adam değil fakat, daha çok şutör özelliğiyle ön plana çıkan bir isim olduğunu söyleyebiliriz herhalde. almanya’da, takımı şampiyon olurken, final-four mvp’liği ve ayrıca 3 sayı yarışması birinciliği bulunuyor. seyirciyle beraber havaya girebilen yapıda bir guard. tutku ile paylaşacaklar görevlerini. oktay hocanın bir bildiği vardır diyip, işin içinden çıkıyorum.

ardından, melih mahmutoğlu eklemesi yapıldı dün. o da çok başarılıydı. melih, 90 doğumlu gelecek vaadeden bir basketbolcu. pertevniyal çıkışlı olması, oktay ve emir hocaların onu özellikle tercih ettiğini açıklıyor. daha önce çifte lisansla hem tbl2′de pertevniyal’de hem de tbl’de daçka’da oynadı melih. tbl2′deki sayı istatistiği: 26. buradan da anlaşılacağı gibi, daha çok şuta dayalı bir oyun yapısı var. en eleştirilen noktası zaten budur melih’in. gs gibi çıkış arayan bir takımı seçerek, tek vasıfa odaklı bir basketbolcu olmadığını ispatlaması adına iyi bir seçim yaptı aslında. bu yıl bir çıkış yapabilir. hatırlatalım, kendisi bir diğer galatasaray’lı genç göksenin köksal ile birlikte ümit milli takımda.

ve en son haluk yıldırım. galatasaray taraftarıyla husumeti olan bir adam, tecrübeli olması dolayısıyla kazandırıldı şubeye. ağabeylik yapacak tonla adam bulunabilirdi fakat neden haluk, anlamadım ben pek. yine de, teknik heyete güvenmek gerekiyor bu saatten sonra. yönetimden gelecek bir kaç tane daha üst seviye yerli ve yeterli yabancı takviyesi sonrasında, şube tamamen oktay mahmuti ve ekibinin ellerine bırakılmalı.

mehmet topal

13 Mayıs 2010, Perşembe

mehmet topal

inamoto’yla birlikte, florya’ya adım attığında bir çokları için kapalı bir kutuydu mehmet topal. çanakkale’den 1 milyon’a alınmıştı. bu meblağ, ingiltere’den gelen japon çocuğunun değerinin de üstündeydi. ilk başlarda gerets’ten hakettiği şansı bulduğunu söylemek güç. fakat sabırlı çocukmuş, kendini göstereceği güne kadar çalıştı. sonunda linderoth ve ayhan’ın arasından sıyrılıp aldı formayı. bir daha bırakmamak üzere hem de. ardından, hep üzerine koyarak, geliştirdi futbolculuğunu. olması gerektiği gibi, basamak basamak yükseldi topal. bir anda türkiye’nin vieria’sı ilan etmedik allahtan da arda’ya yaptığımız o kötülüğü ona da yapmamış olduk. milli takımla oynadığı euro 2008, onun zirve noktası olurken; tahminim, avrupalı gözlemcilerin radarına yakalanması bu turnuvaya tekabül eder. sonrasında, çok büyük bir sıçrama yapamadı, takımın performansıyla doğru orantılı olarak fakat, avrupa’lıların oyuncu transferi işinde anlık hareket etmediğini düşünürsek, mehmet topal’ın takip edildiği bir gerçekti. iyiyi de kötüyü de tattı sarı kırmızı da. nefis oynadığı da oldu, kendi kalesine gol attığı da. her ne olursa olsun, çok kötü oynasa da, özgüvenini tamamen yitirdiği anlar yaşasa da, mehmet topal hiç bir zaman isteğinden, arzusundan, mücadelesinden, işine saygısından taviz vermedi. bu noktalara çıkmasında ve son yıllarda avrupa’nın önemli takımlarından birisine giden tek türk oyuncu olmasında aslan payı bu mücadeleci ruhunundur. futbola başladığı yıllarda çektiği sıkıntılardan, avrupa’ya uzanan macerasında, galatasaray’da verdiği mücadele ve yansıttığı adam gibi adam duruşuyla, unutulmazlar arasına girdi çoktan. yolun katalunya’dan da geçsin mehmet.

yönetici dediğin

06 Şubat 2010, Cumartesi

gökhan ünal ve mehmet topuz üzerinde oynadıkları saçma oyunlarla ön plana çıkmıştı kayserispor yönetimi ve futbol dehası! süleyman hurma. satmayacağız diye açıklamalar yapıp, abartarak reklam falan yayınlatmışlardı. sonra ne oldu? her iki oyuncu da -bana göre- değerlerinin üstünde paralara satıldı, aynı ligde yer aldıkları takımlara. haklarını verelim, iyi propaganda yaptılar o dönem. bu kadar telaffuz edilmese bu oyuncuların isimleri, kim verirdi bu kadar parayı, kimse tabi ki. işte bu olaylar, kayserispor yöneticilerinin futbola bakış açısını az-çok yansıtıyordu aslında. teknik adam konusunda gayet başarılı şekilde istikrarlı davranan kişilerin bu tarz kurnazlıklara başvurması şaşırtıcıydı. ta ki, ali turan’ın galatasaray’la transfer münasebeti ortaya çıkana dek. sözleşmesinin bitimine 6 ay kala, ali’nin galatasaray’la görüşmesinin hukuki açıdan bir sakıncası yok. bu, açık bir kural olmasına rağmen, hem takım kaptanı ali’ye hem galatasaray kulübüne zorluk çıkardı kayserililer. takım kaptanını rakibine bırakmak istememesi, anlaşılır bir durum. lakin, rakibini oyuncu ayartmakla suçlamak ve oyuncuyu kadro dışı bırakmak ne derece doğru, o tartışılır. kural, sözleşme bitimine 6 ay kala istediğin oyuncuyla transfer görüşmesi yapabilirsin diyorsa, ne ayartmasından bahsediliyor burada, anlamıyorum. sözleşmesi bitiyorsa, git messi’yle de görüş, ne var bunda? tutup da, işi  namus davası konumuna getirmenin manası yok. bu konuda takındıkları tavır, hiç hoş olmayan bir üslupla birleşince oldukça antipatik bir hal aldı durum. resmi site üzerinden yapılan açıklamalar, tv programlarına çıkılıp çeşitli şovlar yapılması vs. bu kadar üst seviyede mücadele eden bir takımın yönetimine yakışmadı diye düşünürken, dün resmi siteden yaptıkları açıklamada galatasaray başkanının hakkını ve haddini sorgulamaları son nokta oldu. ali turan’la görüştüğü için galatasaray’la olan ilişkilerini bu noktaya getirmeleri hakikaten komik kaçıyor. süleyman bey, futbolcuyu mal olarak mı görüyor yoksa hakikaten bu işten anlamıyor mu, çok merak ediyorum. sadece türk futbolunun değil, genel anlamda “futbol”un, bu anlayıştakı yöneticilerden kurtulması ümidiyle.

lucas neill ve jo alves

21 Ocak 2010, Perşembe

neill & jo

neill ve jo. yine, ingiltere pirömiyer lig görmüş oyuncu tercihleri galatasaray’dan. işin en güzel yanı; “içi çoktan geçmiş, katar uçağına binecekken bir yanlışlık sonucu türkiye’ye, oradan da ayıp olmasın diye florya’ya gelen vasat yabancı oyuncu” döneminden, “tüm avrupa’da isim yapmış, istanbul uçağının yakınından geçmesi mümkün görünmeyen, adından ‘ah keşke’ iç geçirmeleriyle bahsedilen yabancı” dönemine geçişin, inanılamayacak kadar kısa bir dönemde gerçekleşmesi. bu dönemin olayı ise tamamen plan ve program işi. ne idüğü belirsiz, kafasına göre oyuncu alan bir zihniyet ne zaman yerini ileriyi düşünen, futbolun sistem işi olduğunu bilen kişilere bıraktı, o zaman ufku açıldı galatasaray’ın. avrupa’daki uç örnekler, chelsea ya da manchester city gibi bir “nereden nereye” hikayesi değil bu üstelik. oradaki mevzu, bir kodamanın isim kurtarma amacıyla çat kapı ortaya çıkması ve takımı geçici bir rüya alemine sürüklemesi. oysa ki, bizimkiler hep sonrasını da düşünerek hareket ediyorlar. elimize para geçti, hadi gidip yıldız oyuncu alalım kaygısı yok. bunun en iyi kanıtı, gelen her oyuncunun ve rijkaard’ın istisnasız biçimde, kendilerine anlatılan projelerden bahsetmesi.

neill’ı anlatmaya başlarken verilmesi gereken en önemli detay sanırım, 15 yıldır ingiltere’de oynaması olacaktır. millwall, blackburn, west ham ve en son kısa bir süre everton. bu takımların, özellikle de blackburn’un önemli bir parçasıydı neill. sahadaki yerini tanımlamak gerekirse, genel olarak kariyerine bakarak stoper bek sonucunu çıkartabiliriz. işin savunma yönünü ziyadesiyle becerirken, aynı zamanda hücuma çıkıp etkili olan bir stoper bek. ondan, popescu kadar başarılı top tekniği bekleyemeyiz, sabri gibi hızlı olmasını beklemek de saçmalık olacaktır. fakat, savunmadaki uyum eksikliği konusunda takıma yardımcı olacağından şüphem yok. tecrübeyi kastediyorum. üst seviyede senelerce görev yapmış bir savunmacı, mutlaka kazanımlarını aktaracaktır diğerlerine de. tekrarlıyayım, çok daha ötede şeyler ummuyorum neill’den. sağlam savunma yapsın, kewell gibi beyefendiliğiyle gençlere etkisi olsun yeter. lazım bir adamdı velhasıl-ı kelam.

gelelim jo alves de assis silva’ya. rusya’da, cska moskova formasıyla, daniel carvalho ve mavi kafa wagner love ile beraber tanımıştım onu. moskova temsilcisine sempati duymamın sebebi 3 adamdan birisiydi, bonus kafalı. takımın en hızlısı, penaltı atanı, ara ara frikikten gol atanı, bitiricisi; kısacası çok önemli bir parçasıydı. milli takımda da şans verildi jo’ya. hatırlatalım, oynama şansı bulduğu milli takım brezilya. 87 doğumlu bir oyuncu olarak, herkesin yakalayamadığı bir başarıyı çok genç yaşta yakaladı. ilk milli maçı da ilginçtir, türkiye’ye karşı. cska moskova’da gösterdiği performansın onu avrupada daha ön planda bir takıma taşıyacağı kaçınılmazdı, nitekim öyle de oldu. manchester city, 18 milyon pound’a jo’yu kadrosuna kattı. mark hughes’la, aynı elano gibi sorun yaşaması, kiralık olarak everon’a yollanmasına neden oldu milyonluk adamın. geçen yılı goodison park’ta tamamladı. bu yılı da, türkiye’ ye gelene dek, orada geçirdi.

cska’da hayran hayran izlediğim bu ince adamı, hiç düşünmemiştim tuttuğum takım formasıyla. istatistiğe itibar eden de var, etmeyen de. ben vereyim istatistiği, gerisi size kalmış: corinthias 54 maç 23 gol, cska moskova: 78 maç 44 gol, m.city 9 maç 1 gol, everton 22 maç 7 gol. izlemişsindir; sonrası futbol zevkine kalmış, beğenirsin beğenmezsin. fakat istatistik bilgilerini açıp, hiç maçını izlememişken, “ingilterede şu kadar maçta şu kadar gol atmış, beğenmedim ben bunu, bu da kim böyle?” seviyesizliğinde yorum yaparsan, ciddiye alınmazsın pek.

jo transferinin tek kafa karıştırıcı yanı, avrupa ligi’nde oynatılamayacak olması. yalnızca lig’de faydalanılabilecek bir oyuncu. buradan çıkarılabilecek sonuçlar; gelecek yıl aslantepe’de mutlaka şampiyonlar ligi maçları oynamak istiyor yönetim. ayrıca, başka bir forvet transferi daha görürsek şaşırmayalım.

elano galatasaray’da

30 Temmuz 2009, Perşembe

elano blumer

gece üç buçukta da transfer açıklanırmış .) çok güzel oldu bu..