‘galatasaray’ olarak etiketlenmiş yazılar

bjk 1-1 gs: hem sevinmek hem üzülmek

21 Şubat 2010, Pazar

atletico madrid deplasmanı, ardından inönü ve ali sami yen’de tekrar madrid ekibiyle oynanacak maç. uefa avrupa ligi’nde kuralar çekilip, eşleşmeler belli olduğunda herkesin dikkatini bu zorlu maraton çekmişti. galatasaray’ın 3 maçtan da istediği sonuçlarla ayrılmasının, gelecek adına önemi tartışılmazdı, şüphesiz. ve bu süreç, geçen perşembe, vicente calderon’da başladı. çeşitli koşullar gereği, maça forvetsiz bir dizilişle çıkılıyoru. rakibin baskısını ilerleyen dakikalarda kırmayı başaran galatasaray, ilk dakikalarda duran toptan yediği gole keita’yla cevap vererek, eşitliği sağlamayı başarmıştı. ondan sonraki bölümde de rakibine şans tanımayarak istediği sonucu, gollü bir beraberliği cebine koyup, türkiye’ye döndü.

madrid’de alınan gollü beraberliğin sonrasında, inönü stadında, çıkış maçı arayan bir beşiktaş bekliyordu galatasaray’ı. orta sahasının dirençli oyunculardan oluşması, hücum hattında sıkıntı yaşasa da, bir çok forvet oyuncusuna sahip olması ve en başarılı defans adamı ferrari’nin uzun bir sakatlık döneminin ardından geri dönüyor olması, beşiktaşı ön plana çıkartıyordu. galatasaray ise, elinde bulunan forvetlerinin yokluğunda, 3 gün önce zorlu bir deplasmandan dönmenin verebileceği yorgunluk da hesaba katılınca, biraz arka planda kalıyordu, maç öncesi.

maçın başlangıcında ernst-fink ikilisinin kesici özelliklerini kullanması, galatasaray defansının ileri uç elemanlarıyla anlaşmasını engelledi. orta bölgede topu ne tutabildi galatasaray, ne de arda, caner, keita üçlüsü geriye gelip top alıp, pas yapabildi. böyle olunca, savunma geriye yaslanmak durumunda kaldı ve beşiktaş istediği oyunu oynamak için fırsat yakaladı. bu fırsatı, galatasaray’ın sağ kanadına yüklenerek iyi kullandılar. ibrahim’in ekrem’e verdiği desteğin yarısını keita, uğur’a vermeyince, o bölgede siyah-beyazlıların üstünlüğü kaçınılmaz oldu. nobre, kendisine kıyasla biraz kısa kalan emre ve neill’i 1 veya 2 pozisyonda çok zorladı. fakat bu pozisyonlar dışında, defansın ortasında oynayan ikilinin başarılı olduğunu söyleyebiliriz. onlara, caner’den aldığı destekle beraber savunmada yine iyi bir maç çıkaran hakan’ı da eklemek lazım. uğur’a karşı, ekrem’in kurduğu üstünlüğü holosko’nun da kendisine kurmasına izin verseydi hakan balta, beşiktaş golü bulabilirdi büyük ihtimalle ilk devre bitmeden. fakat, gol atamadı beşiktaş ve istediklerini sahaya yansıttığı bir dönemi, boş geçmiş oldu böylece.

ligin genelini hatırlatırcasına, gol bulmayı başaramayan beşiktaş, ikinci devrede farklı bir galatasaray’la karşılaştı. ilk devrenin aksine, daha derli toplu gözüken taraf, sarı-kırmızıydı. elano son dönemlerde olduğu gibi, orta alanda kontrolü eline aldı. pas trafiği, düzenli şekilde arttırıldı ve ileri uç elemanları daha iyi yerlerde daha fazla topla buluşmaya başladı. ekrem’li beşiktaş sol kanadı da etkisini yitirince, oyun dengelendi. ve hatta, oyun galatasaray’ın arzuladığı biçimde ilerlemeye başladı. mustafa denizli de, gidişatın iyi olmadığını düşünmüş olacak ki, nobre-holosko ikilisi, yerini bobo-nihat ikilisine bıraktı. hemen ardından, rijkaard da jo’yu sürdü sahaya. bu değişikliklerden sonra; galatasaray, arda’nın da orta sahaya yaklaşmasıyla ileride daha fazla gözükmeye başladı. sonuca ulaşılması da uzun sürmedi. arda’nın attığı golün hemen ardından sakatlanıp oyuna devam edememesi, oyunun geri kalanı ve hatta skor adına çok mühimdi. devam edebilse, ileride jo ve keita’yla yapacağı ver-kaçlarla 2. golün gelmesini sağlayabilirdi. fakat, bu sezon da baş belası haline gelen sakatlık, kendisini hatırlattı gene. beşiktaş bu dakikadan itibaren, toparlanıp yeniden yüklenmeye başladı. rijkaard, elano’yu da aldı oyundan, son dakikalara girilirken. bilmiyorum, sakatlandı mı? eğer herhangi bir problemi yoksa, keşke diyebiliceğimiz bir durum. elano’nun takdire şayan oyununun tam tersine, geldiğinden bu yana oldukça vasat bir performansla oynayan gio dos santos; gereksiz bir faul yaparak, bir nebze de olsa beşiktaş golüne katkıda bulundu. leo’yu da atlamamak lazım. o da saçmaladı golde.

neticede, iki takım da iki farklı devre oynadı ve beraberlik hiç şaşırtıcı durmuyor. beşiktaş taraftarı, bu kadar coşkulu ve istekli başladığı bir maçı kazanamadığı için üzülürken, hiç değilse beraberliği kurtarıp, yarıştan kopmadığına sevinebilir. galatasaray’lılar ise, başlamadan önce 1 puan verseler şöyle bi’ düşüneceği maçtan yenilmeyerek ayrılıyor olmaktan mutluyken, önde götürdüğü derbiyi, kazanamamaktan ötürü üzgün olabilir. böyle ilginçliklerle geride kaldı bu derbi de. şu an için ligden herhangi bir takımın koptuğunu yahut bir takımın büyük avantaj yakaladığını söylemek güç. yalnız, bu maçla birlikte, ligin sonuna etki edebilecek haftalara girmiş bulunuyoruz. bu haftaları, avrupa macerasıyla beraber ilerletmek, en büyük arzumuz tabi.

atletico madrid 1-1 galatasaray: deplasmanda gol atmak iyidir!

19 Şubat 2010, Cuma

keita & gio

maçtan önce tahmin edildiği gibi, ilk dakikadan itibaren sonuca gitmek isteyen bir atletico madrid izledik. şanslıyız ki, defans hattıyla birlikte oyunu bizim yarı sahamıza yıkma konusunda başarılı değillerdi. biz, geriden top çıkarmayı beceremeyip, üstüne bir de ileriye nadiren gelen topları tutamayınca, ellerine büyük bir koz verdik ispanyolların. fakat, onlar da agüero’ya yardım getiremediler. reyes’in bir kaç, kişisel yetenek sonucu yarattığı pozisyon dışında, ne kanat adamlarından, ne de oldukça çekindiğim, şutlarıyla ön plana çıkabilecek diego forlan’dan istedikleri verimi alamadılar. agüero’yu diğerlerinden ayırmak gerek bu noktada tabi. çabukluğunun yanı sıra, oyun zekası da üst düzeyde arjantin’li oyuncunun. servet’e attıkları neyse de neill gibi bir oyuncuya çok kısa mesafede attığı bir çalım vardı, “vay bacaksız” dedirtmedi desek yalan olur hani.

ilk yarının son anlarında orta sahanın kanatdaki elemanlara destek vermesi sonucu yakaladığımız 1-2 pozisyon, bizlere madrid’in de savunma zaafları olduğunu hatırlatıyordu. galatasaray kariyerinin en iyi performanslarından birini çıkaran franco’nun karşısında, genç kaleci de gea da ciddi bir kalecilik sergiledi. güven veren bir yapısı var adamın. sakatlanıp oyunu yarıda bırakmasa, asenjo’nun keita’dan yediği golü, bi’ ihtimal çıkarabileceğini düşünüyorum hatta ben. bu açıdan da, şans bizden yanaydı diyebiliriz. yalnız, biz golü bulmadan önce atletico’nun kurmaya çalıştığı baskının sonuç vermemesinde, en az onların organize olamaması kadar, bizim takımın kademeli biçimde kalesini iyi savunmasının da payı var. hücuma katkı verebilme yetisi olmadığını düşündüğüm hakan b. ve mehmet topal, savunma yönü daha kuvvetli duran uğur ve mustafa iyi becerdiler işlerini. servet’in agüero karşısında biraz sıkıntı çekeceği belliydi. 1-2 pozisyon haricinde iyiydi o da. neill ise soğukkanlı ve akılcı oyunuyla güven vermeye devam ediyor. alıştıkça çok daha önemli işler başaracaktır burada. elano’ya özellikle değinmek gerekir kanısındayım. şu orta sahanın en ağır işçisi elano’dur benim gözümde. top kazanma, oyunu rahatlatma, top tutma, ara pası atma vb. bir çok işi yapmaya başladı son zamanlarda. çoğu görevini de layıkıyla yapıyor. ona lincoln ön yargısıyla yaklaşanlar, şu an pişmandırlar herhalde. tek benzer yanları saç stilleri, başka da ortak paydaları yok; oyuna katkı açısından.

gio’nun silik performansı sonucu neredeyse hiç işlemeyen sol kanattan, gollük ortanın çıkması şans mıdır, kısmet midir yoksa rakibin eksikliği midir?  bilmiyorum ama, o orta ve ardından gelen keita’nın golü, belki de bu turla birlikte galatasaray’ın avrupa’da ilerlemesini sağlayacak. çünkü, saha içerisine bakınca umutlu konuşamasak da dışarıdan güzel haberler geliyor, gelmeye devam edecektir. sabri, kewell ve baros’un takıma ‘ha döndü ha dönecek’ hale gelmesi, oyuna direkt biçimde etki eder. bu oyuncular, bu takımın sisteminin en önemli çarklarından. oyuna işlerlik kazandıran, hücumu şekillendiren oyuncular. onların dönmesi demek -iddialı olabilir ama- galatasaray’ın 2 kademe atlayarak farklı bir oyun oynayabilecek olması demek. tabi, bu olasılık sakatlıktan çıkıp, takıma katılacak adamların kaldığı yerden devam etmesi halinde gerçekleşecek.

futboldan anlamadığı savunulan eleştirileri bir kenara bırakırsak, rijkaard’ın tercihlerinin sorgulanması çok garip bir durum değil. elbette şu ana kadar yanlışları olmuştur hocanın. olmaya da devam edecektir. bunları görmek ve doğru biçimde ifade etmek, galatasaray’ın işine bile gelir. eleştiri, yıkıcı olmadığı sürece olumlu bir kavram neticede. kişisel olmayan, tamamen akılcı ve mantıklı eleştiriler görmek güzel de şu bel atına vuran kasıtlı haberler ve dedikodular can sıkıcı olabiliyor. son olarak; maçtaki caner-gio değişikliğine, gio’nun verimsizliği değil, caner’in moral bozukluğu sebebiyle takıma verdiği/vereceği zarar yönünden bakılması gerekir diye düşünüyorum. fakat bu değişikliğin konuşulmasında herhangi bir olumsuzluk da görmüyorum. yeter ki, böyle olsun rijkaard’a yapılan eleştiriler.

yönetici dediğin

06 Şubat 2010, Cumartesi

gökhan ünal ve mehmet topuz üzerinde oynadıkları saçma oyunlarla ön plana çıkmıştı kayserispor yönetimi ve futbol dehası! süleyman hurma. satmayacağız diye açıklamalar yapıp, abartarak reklam falan yayınlatmışlardı. sonra ne oldu? her iki oyuncu da -bana göre- değerlerinin üstünde paralara satıldı, aynı ligde yer aldıkları takımlara. haklarını verelim, iyi propaganda yaptılar o dönem. bu kadar telaffuz edilmese bu oyuncuların isimleri, kim verirdi bu kadar parayı, kimse tabi ki. işte bu olaylar, kayserispor yöneticilerinin futbola bakış açısını az-çok yansıtıyordu aslında. teknik adam konusunda gayet başarılı şekilde istikrarlı davranan kişilerin bu tarz kurnazlıklara başvurması şaşırtıcıydı. ta ki, ali turan’ın galatasaray’la transfer münasebeti ortaya çıkana dek. sözleşmesinin bitimine 6 ay kala, ali’nin galatasaray’la görüşmesinin hukuki açıdan bir sakıncası yok. bu, açık bir kural olmasına rağmen, hem takım kaptanı ali’ye hem galatasaray kulübüne zorluk çıkardı kayserililer. takım kaptanını rakibine bırakmak istememesi, anlaşılır bir durum. lakin, rakibini oyuncu ayartmakla suçlamak ve oyuncuyu kadro dışı bırakmak ne derece doğru, o tartışılır. kural, sözleşme bitimine 6 ay kala istediğin oyuncuyla transfer görüşmesi yapabilirsin diyorsa, ne ayartmasından bahsediliyor burada, anlamıyorum. sözleşmesi bitiyorsa, git messi’yle de görüş, ne var bunda? tutup da, işi  namus davası konumuna getirmenin manası yok. bu konuda takındıkları tavır, hiç hoş olmayan bir üslupla birleşince oldukça antipatik bir hal aldı durum. resmi site üzerinden yapılan açıklamalar, tv programlarına çıkılıp çeşitli şovlar yapılması vs. bu kadar üst seviyede mücadele eden bir takımın yönetimine yakışmadı diye düşünürken, dün resmi siteden yaptıkları açıklamada galatasaray başkanının hakkını ve haddini sorgulamaları son nokta oldu. ali turan’la görüştüğü için galatasaray’la olan ilişkilerini bu noktaya getirmeleri hakikaten komik kaçıyor. süleyman bey, futbolcuyu mal olarak mı görüyor yoksa hakikaten bu işten anlamıyor mu, çok merak ediyorum. sadece türk futbolunun değil, genel anlamda “futbol”un, bu anlayıştakı yöneticilerden kurtulması ümidiyle.

lucas neill ve jo alves

21 Ocak 2010, Perşembe

neill & jo

neill ve jo. yine, ingiltere pirömiyer lig görmüş oyuncu tercihleri galatasaray’dan. işin en güzel yanı; “içi çoktan geçmiş, katar uçağına binecekken bir yanlışlık sonucu türkiye’ye, oradan da ayıp olmasın diye florya’ya gelen vasat yabancı oyuncu” döneminden, “tüm avrupa’da isim yapmış, istanbul uçağının yakınından geçmesi mümkün görünmeyen, adından ‘ah keşke’ iç geçirmeleriyle bahsedilen yabancı” dönemine geçişin, inanılamayacak kadar kısa bir dönemde gerçekleşmesi. bu dönemin olayı ise tamamen plan ve program işi. ne idüğü belirsiz, kafasına göre oyuncu alan bir zihniyet ne zaman yerini ileriyi düşünen, futbolun sistem işi olduğunu bilen kişilere bıraktı, o zaman ufku açıldı galatasaray’ın. avrupa’daki uç örnekler, chelsea ya da manchester city gibi bir “nereden nereye” hikayesi değil bu üstelik. oradaki mevzu, bir kodamanın isim kurtarma amacıyla çat kapı ortaya çıkması ve takımı geçici bir rüya alemine sürüklemesi. oysa ki, bizimkiler hep sonrasını da düşünerek hareket ediyorlar. elimize para geçti, hadi gidip yıldız oyuncu alalım kaygısı yok. bunun en iyi kanıtı, gelen her oyuncunun ve rijkaard’ın istisnasız biçimde, kendilerine anlatılan projelerden bahsetmesi.

neill’ı anlatmaya başlarken verilmesi gereken en önemli detay sanırım, 15 yıldır ingiltere’de oynaması olacaktır. millwall, blackburn, west ham ve en son kısa bir süre everton. bu takımların, özellikle de blackburn’un önemli bir parçasıydı neill. sahadaki yerini tanımlamak gerekirse, genel olarak kariyerine bakarak stoper bek sonucunu çıkartabiliriz. işin savunma yönünü ziyadesiyle becerirken, aynı zamanda hücuma çıkıp etkili olan bir stoper bek. ondan, popescu kadar başarılı top tekniği bekleyemeyiz, sabri gibi hızlı olmasını beklemek de saçmalık olacaktır. fakat, savunmadaki uyum eksikliği konusunda takıma yardımcı olacağından şüphem yok. tecrübeyi kastediyorum. üst seviyede senelerce görev yapmış bir savunmacı, mutlaka kazanımlarını aktaracaktır diğerlerine de. tekrarlıyayım, çok daha ötede şeyler ummuyorum neill’den. sağlam savunma yapsın, kewell gibi beyefendiliğiyle gençlere etkisi olsun yeter. lazım bir adamdı velhasıl-ı kelam.

gelelim jo alves de assis silva’ya. rusya’da, cska moskova formasıyla, daniel carvalho ve mavi kafa wagner love ile beraber tanımıştım onu. moskova temsilcisine sempati duymamın sebebi 3 adamdan birisiydi, bonus kafalı. takımın en hızlısı, penaltı atanı, ara ara frikikten gol atanı, bitiricisi; kısacası çok önemli bir parçasıydı. milli takımda da şans verildi jo’ya. hatırlatalım, oynama şansı bulduğu milli takım brezilya. 87 doğumlu bir oyuncu olarak, herkesin yakalayamadığı bir başarıyı çok genç yaşta yakaladı. ilk milli maçı da ilginçtir, türkiye’ye karşı. cska moskova’da gösterdiği performansın onu avrupada daha ön planda bir takıma taşıyacağı kaçınılmazdı, nitekim öyle de oldu. manchester city, 18 milyon pound’a jo’yu kadrosuna kattı. mark hughes’la, aynı elano gibi sorun yaşaması, kiralık olarak everon’a yollanmasına neden oldu milyonluk adamın. geçen yılı goodison park’ta tamamladı. bu yılı da, türkiye’ ye gelene dek, orada geçirdi.

cska’da hayran hayran izlediğim bu ince adamı, hiç düşünmemiştim tuttuğum takım formasıyla. istatistiğe itibar eden de var, etmeyen de. ben vereyim istatistiği, gerisi size kalmış: corinthias 54 maç 23 gol, cska moskova: 78 maç 44 gol, m.city 9 maç 1 gol, everton 22 maç 7 gol. izlemişsindir; sonrası futbol zevkine kalmış, beğenirsin beğenmezsin. fakat istatistik bilgilerini açıp, hiç maçını izlememişken, “ingilterede şu kadar maçta şu kadar gol atmış, beğenmedim ben bunu, bu da kim böyle?” seviyesizliğinde yorum yaparsan, ciddiye alınmazsın pek.

jo transferinin tek kafa karıştırıcı yanı, avrupa ligi’nde oynatılamayacak olması. yalnızca lig’de faydalanılabilecek bir oyuncu. buradan çıkarılabilecek sonuçlar; gelecek yıl aslantepe’de mutlaka şampiyonlar ligi maçları oynamak istiyor yönetim. ayrıca, başka bir forvet transferi daha görürsek şaşırmayalım.

galatasaray vs atletico madrid

18 Aralık 2009, Cuma

twitter’da, atletico madrid’i çeksek kurada güzel olur demiştim. içim temiz, gidip çektik adamları. temennimden de anlayacağınız üzre, umutluyum bu kuradan ben. nedenlerinden bahsedeyim hemen. en başta savunmada büyük sıkıntılar yaşayan bir takım. akıllarına hemen servet-zan ikilisine karşı agüero-forlan ikilisini getirenler bir de ujfalusi’yi, perea’yı düşünsünler baros-keita-kewell-arda-elano hücum hattına karşı. ligde, hoca değişikliğine rağmen, istediği başarıya henüz ulaşmış değil madrid ekibi. 14. sırada yer alıyorlar 14. hafta itibarıyla. flores’in gelmesi de değiştirememiş gözüküyor kötü gidişi. şampiyonlar ligi’nden geldiler buraya fakat hiç galibiyetleri yok. 3 beraberlik aldılar yalnızca ve deplasmanda attıkları fazla gol sayesinde avrupa ligi’ne zar zor kapak attılar. 2 yıldır istikrarlı biçimde avrupa arenasında önemli maçlar çıkaran galatasaray karşısında hiç de iyi bir istatistik gibi durmuyor bu hallleri. en büyük avantajları, kun agüero şüphesiz. değil madrid’in, ispanya’nın hatta ve hatta avrupa’nın en tehlikeli forvet oyuncularından birisi, genç tangocu. devre arasında chelsea’ye transferi gerçekleşirse, bir adım daha öne çıkarız bu eşleşmede. her şey bir kenara, savunmasıyla ön plana çıkan ve geride iyi organize olan bir takım, madrid’den çok daha fazla zorlayabilirdi galatasaray’ı. flores’in benfica’sını geçmiştik geçen yıl, bu kez madrid’ini geçmek diliğiyle diyorum. en büyük çekincem maç programı. iki madrid maçının arasında inönü’de beşiktaş karşısına çıkacağız. olabilecek en zor fikstür budur belki de.

sturm graz 1-0 galatasaray

16 Aralık 2009, Çarşamba

sturm graz’a karşı şansımızın tutmadığı bir maç daha geride kaldı. yenemiyoruz bir türlü adamları, ilk maçta sami yen’de aldıkları 1 puan grupta hanelerine yazılan tek puandı. bugünkü maça gelene dek başka da olumlu bir şey yapamamışlardı. bükreş ve pana’ya mağlup olmuşlardı. tek galibiyetlerini de biz hediye etmiş olduk 1-0′lık skorla. hediye diyorum çünkü; galatasaray’ın ‘yedek-yerli-azşansbulan-genç-formsuz-sakatlıktanyeniçıkan’ karışımı kadrosu görülmemiş bir isteksizlik ve vurdumduymazlık içerisindeydi. yetenekleriyle ön plana çıkan keita’yı ayır, geri kalan hiç kimse kazanmak için oynamadı. hani var ya her maça kazanmak için çıkıyoruz muhabbeti, onu yalanladılar işte bugün bu topçular. sonuçta bunun zararını kendileri görecek, takımın kaybettiği en fazla namağlup ünvanı olur. fakat alpaslan, aydın, diğerlerine göre fazla şans bulsa da barış, ayhan gibi oyuncular kötü oynayıp artı olarak sahada ruh görevi üstlenmeleri sebebiyle hocaları rijkaard’ın yüzünü kara çıkardılar. ben olsam formanın kokusunu unuttururum bu topçulara da, rijkaard’ın insaflı bir adam olduğunu biliyoruz. benim takıldığım olay, mağlubiyet değil. sonuçta futbol bu, her şeyi beklemek gerek. çok iyi oynayıp mağlup da olabilirsin. fakat isteksiz oynamaya, koşmamaya yahut sorumluluk almaktan çekinmeye bir kılıf uyduramazsın.

bu maçın en iyi yanı, formalite maçı olmasıydı. sonuçta yedekten gelecek adamlar bunlar. herhangi bir sakatlıkta ya da cezada bunlar oynayacak. pekala, eksiklerin fazla olduğu, bu maçın kadrosuna yakın kadroyla çıkabileceğimiz bir lig maçı da olabilir ileride. o yüzden sinirleniyorum bu oyuncuların kendilerini hazır tutmamalarına. orta sahada topal cezalı olsa kim oynayacak büyük ihtimal ayhan, ya da sarp yokken kim oynar; barış. bu ayhan mı doldurabilecek allah aşıkna topal’ın yerini? barış öldürücü geri paslarıyla mı ulaşacak sarp’ın tempolu oyununa? çok zor elbette. alternatif oluşturamıyorsa bu oyuncular, onların yerine de transfer döneminde farklı oyuncular düşünülebilir. ne olursa olsun, takası seven bir takımız ve takasta kullanabileceğimiz halen ligin vasat üstü tanımına uyan oyuncularından bazıları bizim kadromuzda. ara transfer döneminde yapılan hamleler pek tutmaz fakat yerinde yapılan bir transfer de etkisini direkt olarak gösterir. akılcı 1-2 transfer hamlesi -takas yoluyla gerçekleşirse 2 kat iyi olur- dengeleri olumlu yönde bozabilir lig yarışında bizim adımıza.

galatasaray 1-1 ibb

06 Aralık 2009, Pazar

gs 1-1 ibb

puan kaybını hakeme bağlamak adetim değildir hiç. saçmalık olarak görürüm hatta çokça. fakat hüseyin göçek’in galatasaray-ibb maçının son 10-15 dakikasında gösterdiği performans beni dahi çileden çıkardı. her şey kabulüm; atmamız gerekiyordu 2′yi, topu da daha akıllı çevirip süreyi iyi kullanmamız lazımdı. fakat gözünün önünde kornere çıkan topa aut kararı vermek, çok açık biçimde temiz bi’ top çalmaya faul vermek, üzgünüm, art niyet aramak için yeter de artar bile. hüseyin göçek sezon sonua kadar dinlendirilir mi, hakemliği bırakır mı bilemem de bir daha herhangi bir futbol müsabakasında görmek istemem açıkçası bu adamı ben.  taraftarlıkla yahut taraf olmakla alakası yok bu durumun, iyi-kötü futbolla da alakalı değil. hakemin hatayı bırak, kıyım yapması istediğin kadar objektif ol, tepki göstereceğin ve sinir kat sayısını artıran bir durum. elle, kolla gol yemek, ofsayttan gol yemek ya da ne biliyim alakasız bir penaltıdan gol yemek futbolun içinde sayılabilir. lakin, gözünün önünde çok net biçimde sonucunu gördüğün pozisyonu tam tersi kararla açıklamak acizliktir ve art niyet aramayı gerektiriyor bu tutum. bu nedenle puan kaybını şans-hakemkatkısı-futbolcu hatası üçgeninde açıklayabiliriz.

son dakikada atılan golle sonucu belirlenen bir maç oldu. bu yüzden daha fazla olacaktır acısı. 80 dakika rakip bizim kaleye doğru dürüst gelememişken, hiç de iyi olmadı bu kayıp. yine de topun yuvarlaklığını hesaba katıp sonuç üzerinde değil, oynanan futbol üzerinde durmak istiyorum. hücum gücü her geçen hafta azalarak, temposu düşen ve gol pozisyonu sıkıntısı yaşayan bir takım oluvermiştik fenerbahçe maçından sonra. hem fiziksel hem psikolojik açıdan yıpranarak çıktığımız bir maçtı o ve götürüleri oldukça fazlaydı. o maçtan sonra hep ağır-aksak ilerlemeye çalıştık. ileri uç elemanları -kewell dışında- istikrarlı bir performans yönünden zayıf kaldılar. her maçı üst biten takım bir anda 2 farkı yakalayamayan hatta 2 gol atamayan bir takım haline geldi. orta sahada rijkaard’ın aradığı tarz bir adamın olmaması ve kazanma alışkanlığının yitirilmiş olması bu sonucun doğmasında etkiliydi. çok atıp, çok yiyen bir takım değildi artık galatasaray fakat artık gol atma konusunda ciddi sıkıntıları vardı. bu kadar güçlü bir kadronun nonda dışında alternatif bir forvetinin olmaması yönetime kadar götürür eleştiriyi, çok problem yaşandı çünkü bu sebeple. baros’un yokluğunda nonda o kadar silik bir görüntü çizdi ki, hoca bir maçta arda’yı forvet mevkisinde kullanmayı tercih etti. keita’nın cezalı olduğu maçlarda, sabri’yle yakaladığı uyumun bozulması yine puankayıplarının yaşandığı sürecin önemli nedenlerinden birisi oldu. kewell ve nonda’nın yedekten gelecek adam olmaması yüzünden dinlenememesi, arda’nın top yapma konusunda yalnız kalması ve elano’nun açıkça gözüken zaman ihtiyacı. ibb maçına dek bu tarz sıkıntılar yaşandı. fakat, bugün her açıdan mükemmele yakın bir galatasaray izledik diyebilirim. en başta, o heyecanı, isteği geri gelmişti oyuncuların. önde basan, birbiriyle yardımlaşan, gol atmak için fazlasıyla iştahlı bir görüntü çizdi takım. sabri’nin yokluğunda şans bulan uğur’un bazı ortaları isabetsiz olsa da, çok kez çizgiye inip pozisyon üretmeye çalışması sevindiriciydi. kewell her zamanki gibi tecrübesi ve arzusuyla etkili olmaya çalıştı. arda kenarda, aynı pana maçındaki gibi çok iyi top kullandı. ortada elano oldukça fazla sayıda, uzun ve adrese teslim paslar attı, temposu da diğer maçlara nazaran yüksekti. önceki maçlarda; keita’nın yokluğunda, onun çizgiden taşıdığı topları fazlasıyla arıyordu takım, belki de en önemlisi keita’ya ihtiyaç duyulmadı bu maç. hücumda özellikle 2. yarı pozisyon üretme noktasında çeşitlilik vardı. arda’nın ayaklarına bakan bir takım değil, sağdan soldan bindiren bir takım izledik.

son 10 dakikayı ayrı tutuyorum, hüseyin sağolsun. taraftarla inatlaşırcasına, gördüğünü inkar eden bu adam, 80 dakika oynanan topu boşa çıkardı. taraftar tepki gösterdikçe, saçmaladı hakem. büyük takımın sahasında, rakip takımı ezdirmem havasına girdi, pislediğini sıvamış oldu böylece. yanlış görmedi, gördüğünü inkar etti; buradan anlayabilirsiniz demek istediğimi. son dakikalarda topla oynama yüzdesini kanıt gösterip, ibb’nin golü hakettiğini söyleyenler yanılıyor. hakem olayı çığırından çıkarmasaydı, topa o kadar hakim olamayacaktı ibb. uzun süredir bu kadar taraflı bir yönetim görmemiştim, sağolasın h. göçek. ne olursa olsun, galiptir bu yolda mağlup felsefesine getirmek istiyorum olayı. iyi oynadıkları bir maçtan sonra, hakettiklerini alamamak, topçuları kendine getirip bundan sonra daha yürekli oynamaya, işini garantiye almaya sevkedecek umarım. bu maç üzerinden rijkaard’a giydirmeye çalışanlar olacaktır mutlaka basında veya nette. onlara yapılabilecek hiç bir şey yok, akıl fikir edinmeleri için dua etmekten başka.

basketbol şubesinde skandal!

18 Kasım 2009, Çarşamba

cemal nalga’nın, hazırlık müsabakasında 5 maç ceza alması çok şaşırtmıştı beni. bir basketbolcu, rekabetten ve çekişmeden tamamen uzak bir ortamda nasıl bu kadar agresifleşebilir, anlam verememiştim. asıl bomba, sonrasındaymış. cemal cezasını doldursun diye maç ayarlamış kurnazlar, daha da ileri giderek 7 numaralı tufan formasını cemal’in sırtına geçirmişler. akla, mantığa sığmayan bir durum. ulan ne diye ceza almış oyuncuyu gizli gizli oynatmaya çalışırsın bir hazırlık maçında. nasıl cesaret edip, yeltenirsin böyle bir harekete, galatasaray tarihine kara harflerle yazılma pahasına. bahanesi olmayan, kesinlikle affedilmemesi gereken bir olay. cezası neyse versin federasyon, hem bu işte parmağı olanlara hem de bu şahısların -malesef- yönettiği galatasaray basketbol şubesine. ceza versinler ki, kulübün üzerinde kara bir leke olarak kalmasın bu kabul edilemez suç. galatasaray duruşunu geç, spor ruhuna, etiğine aykırı bi’ kere yapılan. yönetim en doğru kararı verip, anında ilişkisini kesmiş ilgili şahısların şubeyle. federasyonda gerekeni yapıp, türk basketboluyla bağını koparmalı bu kişilerin. dedehayır, cemal, okan çevik. kimse sorumlu, basketbolla ilgisi kalmamalı. bana kalırsa, bu durumu bilip de, görüp de, sessiz kalan herkes- tüm takımın olayın farkında olduğunu öngörüyorum-, yani tüm şube  uzaklaştırılmalı galatasaray’dan. zaten bulunduğu yeri haketmiyordu ahmet dedehayır. şimdi belgelendi nasıl bir yönetici olduğu. fener’den fark yesek, küme düşsek bu denli ağır koymazdı. ancak böyle utandırabilirdiniz bizi, yazıklar olsun..

fenerbahçe 3-1 galatasaray

26 Ekim 2009, Pazartesi

fb-gs

savaşa gider gibi gittiğimiz sürece, kadıköy’de galibiyet çıkartamayız; bunu anlayalım artık. rakibinin senin sinirine dokunmak istediği, futbolun farklı yönlerini de kullanarak avantaj sağladığı açıkça ortadayken, sen kendine hakim olamayıp, oynadığın topa yansıtıyorsan bu savaş modunu; mümkün değil galip gelmen. şans faktörüyle açıklanamaz bana kalırsa bu uzun süren mağlubiyet serimiz. her maç ilk dakikalarda gol yiyip, geriye düşüyorsak, bir durup düşüneceğiz. “nasıl oluyor da maça kafadan yenik başlıyoruz?” diye. sakin olmaları için yazılı bir belge mi vermek gerek futbolculara, anlayamıyorum. tribünler bi’ noktadan sonra, anlaşılabilir bir sabırsızlık içerisinde, ayrı tutmak lazım taraftarı. en fazla, fener maçları öncesi sami yen’de yoğun bir destek verdiği, maçın önemine parmak bastığı için eleştirebiliriz. lakin 10 yıldır kadıköy’e gidip, galibiyet alamadan dönen bir adama da hak vermemek elde değil. ne yapabilirsin ki taraftar olarak, takımı motive etmekten başka. çıkıp koşturacak halimiz yok ya. sırf bu psikolojik karşılaşmayı aşamadığımız için, sahadan mağlup ayrıldığımızı düşünüyorum.

geçen yıl kadıköy’de oynanan maçta ilk golü atmamıza rağmen, maçın başında gol yeme alışkanlığına yenik düşerek beraberlik golünü kalemizde görmüş, hemen ardından bir daha gol yiyerek mağlup duruma düşmüştük yarım saat geçmeden. maça iyi hazırlanamadığımızı gösteren ve sürekli tekrarlanan bu alışkanlık, iyice mahkum bir futbol oynamamıza sebep oluyor. oynadığının aksine, sahaya bambaşka bir futbol yansıtıyor galatasaray kadıköy’de. sorunun rakibin şansı yahut hakemin etkisi olarak adlandırılması en çok biz galatasaray’lılara zarar verir. hadi bir hakem hatası diyelim, iki-üç maç ta şansla kazandı rakip. fakat çok daha uzun bir süre devam ediyorsa bu sonuç, orada bir sıkıntı olduğu aşikardır. sorunu çözme yolları aramak;  anlık sinirle, alınmış mağlubiyete kılıf aramaktan daha iyi bir yol. kadıköy’deki maçların ölüm kalım meselesi olmadığını, rakibin tahrik edici ve sinir bozmaya yönelik hareketlerinin görmezden gelinmesi gerektiğini kavrayıp, uyguladığımız gün galip taraf olacağız. ne zaman olur bu, orasını bilemeyeceğim.

fb-gs maçları genelde farklı ve ilginç sonuçlara sahne olurdu. bu maçtan önce hangi düşüncedeysem sahada gerçekleşti diyebilirim. fenerbahçe’nin önde pres yapıp top kazanacağı, bu toplarla etkili olup gol bulacağı, galatasaray’ın birbirinden kopuk bir oyun düzeniyle sahada yer alacağı, moral yönünden -ilk golü atmakla alakalı değil bana kalırsa- fener’in çok daha üstün olacağını ve galatasaray’ın oyundan çok çabuk kopacağını düşünüyordum. hepsi gerçekleşti, yani beklenmedik bir durum olmadı bana göre. ne yalan söyliyeyim, maçtan önce baroni’nin arda’ya yaptığı hareketlerden anlamıştım, sinir harbini onların kazanacağını yine.

ilk gol tamamen defansın hediyesi oldu. carlos’un aktif alan içerisinde yer alıp almadığı tartışılır, bana göre defansın dengesini bozduğu için aktif ve ofsayt olmalı. kazım’ın defansla girdiği bir kaç pozisyon net faulken, bir kaçı alakasız kaçtı. ofsaytlarda da saçmaladı bazı ataklarda yan hakemler. penaltı pozisyonunda; hakemi uyarıp alex’e kart vermesini yan hakem mi söylemeliydi yoksa hakem kendisi mi görmeliydi bu aldatmacayı? anlayamadım doğrusu. alex, böyle bir penaltıdan sonra nasıl topun başına geçebildi, nasıl sevindi attığı gole, işin o kısmını hiç anlamadım zaten. neyse bunlar her maçta yaşanabilecek, futbolun içerisinde yer alan küçük detaylar, fazla üzerinde durmayacağım. beni, defans hattının yaptığı basit hatalar daha çok ilgilendiriyor. orta sahanın baskı yedikten sonra dağılması daha önemli. ne ortasahada üstünlük kurabildik, ne de kanatları kullanabildik baskılı oyun karşısında. şanssızlık kelimesi yenilen gollere değil de, baros’un henüz ilk dakikada sakatlanmasına ithafen kullanılmalı. nonda’nın bu tarz oynayan takımlara karşı oynayamadığı gerçeği ortadayken, baros’un devre dışı kalması felaket oldu. asıl büyük felaket ise alt yazıda baros’un en az 2 ay sahalardan uzak kalacak olmasının bildirilmesi. umarım beklenenden çok daha kısa bir sürede döner baros, bizim için çok önemli bir futbolcu. nonda’nın oyuna girmesi, keita’nın oyununa da olumlu katkı yapar mı? diye düşünmüştüm lakin bugün hem nonda hem de keita, iyi ve olumlu kelimelerinin yakınından geçmedi. baros sakat, keita en az 2 maç cezalı ve fenerbahçe’ye yenilmişsin. oldukça kötü bir tablo. rijkaard-neeskens ikilisinin bu kriz ortamında neler yapacağını merak ediyorum. olabildiğince az kayıpla, bu ortamdan sıyrılacağımıza inanıyorum. teknik ekibe duyduğum güven, bu inancın en büyük kaynağı.

son 3 lig maçında 9 gol yiyen bir takım var ortada. ilk 7 sıradaki takım içerisinde en fazla gol yiyen takımız bunun yanı sıra. hal böyleyken, savunma konusundaki sıkıntıları görmezden gelmek, yok saymak imkansız. ilk çözülmesi gereken sorundur bu. ne olursa olsun,  fenerbahçe mağlubiyetinden sonra bir kaç maç ekstra performansla oynayacak bir galatasaray göreceğimizden de eminim. geçmiş yıllarda çokça gördük bunun örneğini. kaybedilmiş hiç bir şey yok. aldığımız tüm şampiyonluklarda, kadıköy’de mağlup olmuştuk zaten. bunun bilinciyle, daha oturmuş bir takım olma amacı güdersek, şampiyonluk adaylığı konusunda kaybetmiş sayılmayız. yitirdiğimiz bir şey olduğunu düşünmüyorum çünkü, teknik ekibin mağlubiyetlerde nders çıkarabilme özelliğine, yetisine inanıyorum. ileride savunmasındaki sıkıntılarını minimuma indirmiş bir galatasaray görürsek şaşırmayalım. spor medyasına da hiç takılmamak gerekiyor. onlara kalsa rijkaard yarın gönderilmeli .)

velhasılı kelam, ulan galatasaray..

süper lig 9. hafta

18 Ekim 2009, Pazar

“içerde denizli- kümedüşen ankara- içerde kasımpaşa” fikstürü beşiktaş için can simidi oldu. ne olup bittiği belli olmayan bir sürece doğru gidilirken hatta o süreç başlamışken, 9 puan üstüste kazanmak, bir nebze de olsa moralini yükseltir bjk camiasının. bu kadar çabuk bir sürede dağılmanın kıyısına nasıl gelindi; bir değerlendirme yapma imkanları olacaktır. ne olursa olsun, geçtiğimiz yılı çifte kupayla kapatan bir takım beşiktaş, bir toparlanma noktası yakalayabilir. önümüzdeki hafta oynayacakları eskişehir maçı, bu açıdan büyük önem taşıyor. seyircisini arkasına aldığında, rakipler için ciddi bir tehlike oluşturuyor sahasında es-es. bu deplasmandan çıkarılacak ve üst üste alınan 9 puana eklenecek 3 puan, beşiktaş’ın çıkışa geçmesi için atılan bir adım olabilir. derbi bir yana, haftaya oldukça mühim bir maç bekliyor bizi eskişehir’de. beşiktaş’ın 3 cezalısına -ki 2’si savunmadan- eskişehir’in hücumu seven, yetenekli oyuncularını da ekleyince, sonucu kestirmek iyice güçleşiyor.

alex’in, fenerbahçe takımının hemen hemen her şeyi olduğunu düşünenlerdenim. bugün antep’te olmayacağını öğrendiğimde, fener’in işinin çok zor olacağını düşündüm. takım halinde iyi kapanan ve ileride bitirici adamlarla sonuca giden bir takım fb. hızlı çıkışlarda, kısa ve çabuk pas trafiği gereken anlarda, duran toplarda en önemli adamı, zekasıyla ön plana çıkan alex oluyor. yani hücumun bir numarası alex fenerbahçe’de. arkadaşlarından yardım aldığı zaman fark oluyor. tek başına maç çevirdiği de var çokça. hal böyleyken, alex’ten yoksun çıktığı bir deplasmanda, guiza ve lugano gibi ilk 11 elemanları da olmayan fb, 9′da 9 yapamadı. 1-0 riskli skor, 2′yi bulamayınca böyle durumlar ortaya çıkabiliyor. kaldı ki, yedikleri 2 gol de rakibin ustalığından kaynaklandı. olağanüstü 2 gol attı j. cesar. ilginç bir detay; antep hiç berabere kalmamış evinde. antalya’da son dakikada 3 puanı almıştı fb, aynı şekilde manisa maçında 94. dakikada galibiyet golünü bulmuşlardı, bu kez ters bir sonuç çıktı ve son dakikada üstelik bir frikik golüyle mağlup oldular. alex olsaydı fenerbahçe kazanırdı diyemem ama alex 1-0′dan sonra, rakibin verdiği açıkları değerlendirip farkı artırma konusunda olumlu işler yapardı kesin. neyse, olasılıklar üzerinde fazla durmayalım, bu sonuçlarla birlikte haftaya oynanacak derbi iyice önem kazandı. fenerbahçe bu mağlubiyetle kendine gelip, haftaya bizim maçta canla başla mücadele ederse hiç şaşırmam, hatta tersi olursa şaşırırım. hafta içi oynanacak avrupa maçında nasıl bir kadro çıkaracak daum, merak ediyorum. rahatça rotasyon uygulanacak bir maç değil. daum’un futbol anlayışını da düşününce oyuncuların yorgun biçimde derbiye çıkma ihtimalleri artıyor.

galatasaray-trabzonspor maçından sonra, erman’dan tut, ömer üründül’üne kadar tüm spor ulemaları ortak noktada buluşacaktır mutlaka. nedir bu ortak yorum? “galatasaray’ın ileri uç elemanları geri koşmuyor”. bu mudur yani galatasaray’ın oyunundan çıkardığınız sonuç. her şeyi geçtim, nerede gördün hemşehrim sen herkesin geride beklediği, bunun yanında 4-5 tane gol atan takım. arda daha tempolu olmalı de, daha hızlı paslaşmalılar de, savunma oyuncuları ağır kalıyor daha uyumlu olmalılar de, hepsini anlarım da; baros’un, elano’nun geriye koşmasını bekleme. o adamın savunma için yapacağı iş, ön alanda pres yapmak. bunu yapmazsa eleştirirsin, ki hep yaptıklarını da iddia etmiyorum. bu maç yapamadı öndekiler mesela belli bir süre pres. orta alanı bırakınca da araya top kaçırdı trabzon. evinde 3 gol yemek hoş bir durum değil tabi. sorunu çözmek adına rijkaard-neeskens ikilisinin uğraş vereceğini umuyorum. bu yılın en güzel yanı da bu zaten. bu ikiliye duyduğumuz güven, çok şeye bedel. atılan gollerin hepsinin sağ taraftan gelişen ataklarla oluşması sürpriz değil elbet. sabri’nin desteğiyle beraber keita, galatasaray’ın hücum gücünün büyük kısmını oluşturuyor. keita hep aynı da, sabri’ye bir iki övgüde bulunmazsak ayıp etmiş oluruz. bana göre hayatının maçını çıkardı. keita’yı tamamladı ve rakibin sol kanat oyuncusunu kapattı. lakin en büyük eksiği istikrar çoğu yerli oyuncu gibi. 3 ay yan gelip yatmayacağını söyleyemeyiz. kewell, hep bizimle kalsın, gerisi önemli değil.