‘galatasaray’ olarak etiketlenmiş yazılar

2’si bir arada; misi & insua …

01 Eylül 2010, Çarşamba

misimovic & insua

transferin son anlarını sever bizimkiler. bu defa çok sevdiler ama. son 100 metrede 2 tane transfer yaptılar. bir tanesinin de yolda olma ihtimali yüksek.. aslında geçtiğimiz yıllara oranla çok daha iyi transferler bunlar. bundesliga wolfsburg’dan misimovic ve ingiltere liverpool’dan insua.. bir tanesi uzun süre gündemi meşgul etmişti, diğeri de biraz tepeden inme gibi duruyor, ihtiyaca yönelik manada tabi.. aslında korkmadık değil, o uçaktan hiç inmeyecek bunlar da pires gibi diye. neyse ki, bastı bunlar ayaklarını memleket topraklarına..

daha önce misimovic’i burada, yorumlamıştık. kısaca bir kez daha değerlendirelim. öncelikle, misimovic çok özel bir futbolcu. bundesliga’da ‘yıldız’ olarak nitelendirilen bir mertebedeydi. üstelik, küçük takımın altan’ı ya da, tabata’sı falan da değil. şampiyonluk yaşayan wolfsburg’un yıldızı.. grafite ve dzeko golleriyle ligin tozunu attırırken, onları bu noktalara getiren adam misi. asist krallığı, en değerli oyuncu apoleti, vs. bir çok da tescili var futbolculuğuyla ilgili.. muhakkak, bir kaç yıl öncesinin olay adamı lincoln ile mukayese edilecektir. ikisinin oynadıkları-oynayacakları takım kimliklerinin birbirinden bağımsız olduğunu düşünüyorum ben aslında. misimovic bir de çok farklı bir havada geldi buraya. çalkantılı günlerin alası yaşanırken, yatıştırıcı bir unsur olarak transfer edildi.. aynı zamanda da bir fırsat transferidir bosna’lı. kelebek etkisi, diego, juve, schalke derken, çat galatasaray’a attı imzayı. şu an ne lincoln ile karşılaştırılması, ne yer alacağı orta sahanın dizilimi ne de yanında oynayacak oyuncular beni enterese etmiyor. gelsin, oynasın direk katkı versin yeter. fazla göz önünde bulunup, yok lincoln’ün yok alex’in performanslarıyla bağlantılı yorumlara konu olmasını hiç istemiyorum belli bir dönem..

ve emiliano insua.. yıllardır galatasaray’daki değişmezlerden birisidir; sol bekten verim alınamaz bir türlü. defansifi de denendi, ofansifi de, stoperden bozması da orta sahadan monte edileni de. geçici performanslar dışında, sağlıklı bir sonuç elde edilemedi bu mevkinin oyuncularından. bu defa, diğerlerinden biraz farklı bir çocuk getirdiler. insua için de savunma yönü kuvvetlidir şeklinde tanım yapamayız izlediğimiz kadarıyla. daha çok kenardan hücuma yardım etmeyi seven, kısa boyunun da sağladığı avantajla birlikte süratli, toplu oyunda oldukça akıcı bir tarzı var. bunun yanında, topsuz oyunda pek etkili olamıyor. kısa boylu olması ve kademeye girişlerde tam zamanlamayı ayarlayamaması dezavantajları gibi duruyor.. insua henüz 20 yaşında ve bir çok kez liverpool formasını giydi. arjantin ulusal takımına da seçilmişliği var. transferi duyurulduğunda bir detaya vurgu yapılmış; satın alma opsiyonlu kiralık geliyor. bu güzel bir gelişme işte. fahiş bir fiyat söz konusu değilse, uyum yakalandığı ve memnun kalındığı taktirde, bonservisiyle kulübe kazandırılabilir.. neticede bu genç adam yıllardır çektiğimiz derdin üstüne, sol beke geldi. bir şeyleri değiştirebilmesi ümidiyle diyorum..

nacizane, bu yöndedir, oyuncular hakkında fikirlerim. iki sağlam adam alındı. öteki de geliyor gibi. fakat gene de bana kalırsa, bu güzel hamleler çok geç yapıldı. özellikle avrupa dışında kalınmışken, ‘keşke’ dememek elde değil. aslına bakarsanız, galatasaray kadrosunun lviv gibi bir takıma elenmesi vahim bir olaydır. bu yeni adamlar yokken bile, nasıl kazanamaz galatasaray, büyük sorun.. istediği kadar muhteşem 3′lü -ayhan-barış-mustafa- de olsa, yetersiz kaleci de olsa, o tur geçilmeliydi.. neyse, konuşmaktan başka yapacak bir şeyşmiz yok. geride kaldı bir çok şey. bundan sonra önümüze bakmalıyız. zorundayız.. bu yıl lig sonunda alınacak başarısız bir sonuç daha, kredisini iyiden iyiye azaltan yönetimin tükenmesi anlamına gelebilir. ümit ediyorum, başarı yakalanır ve bu kötü tablo hayata geçmez..

ps. bu yazıyı 3 kişilik yazıp, taslağa atmıştım aslında ben. gelemedi bir türlü diğeri. bundan kelli, nokta nokta var başlıkta. gelirse ona da yer ayırırız diye…

hazırlık maçı; geoplin slovan 47-76 galatasaray

31 Ağustos 2010, Salı

basketbol şubesi, yeni sezon hazırlıkları kapsamında italya’da bulunuyor. bu yıl çok farklı bir yapıya bürüneceğine inandığım takım, yaklaşık bir haftadır orada sürdürüyor çalışmaları. doğal olarak da, bol bol hazırlık maçları yapacaklar. dün ilk maça çıkmışlar bile. önce oyuncuların maç istatistiklerini verelim;

joshua ian shipp (26’, 17 sayı, 7 ribaund, 3 asist, 1 top çalma, 1 top kaybı)
melih mahmutoğlu (18’, 6 sayı)
göksenin köksal (21’, 2 ribaund, 5 asist, 2 top çalma, 5 top kaybı)
caner topaloğlu (22’, 8 sayı, 1 ribaund, 1 asist, 2 top kaybı)
taylor rochestie (27’, 10 sayı, 3 ribaund, 6 asist, 2 top çalma, 1 top kaybı)
ermal kurtoğlu (24’, 10 sayı, 4 ribaund, 2 asist, 2 top çalma, 1 top kaybı)
radoslav rancik (29’, 21 sayı, 5 ribaund, 1 asist, 2 top çalma, 2 top kaybı)
haluk yıldırım (17’, 3 top çalma, 1 blok, 1 top kaybı)
sertaç şanlı (12’, 4 sayı, 4 ribaund, 1 blok)

performanslara bakınca ilk dikkat çeken durum, oyuncuların aldığı süreler. görünen o ki, koç, oldukça eşit dağıtmaya çalışmış süreleri. ve herkesin, kendisini gösterme şansı geçmiş eline. bu güzel bir olay tabi. öne çıkan isimler, sık sık olduğu gibi en başta rancik. 21 sayısını görüyoruz.. taylor’ın 6 asist ve 2 top çalması var.. shipp 17 sayı 7 ribaund. gene ermal de iyi rakamlar yapmış. tabi ki, çok zayıf bir rakiple oynanan hazırlık karşılaşmasının rakamlarından sağlıklı veriler elde etmek mümkün olmaz. en azından maçı izleyebilseydik güzel olurdu. gene de, bu kadronun ilk maçı olması hasebiyle ve oktay mahmuti koçluğunda galatasaray’ın gayrıresmi olsa da kazandığı ilk maç olmasından dolayı, paylaşma ihtiyacı duydum.

bir not; takım 2. hazırlık karşılaşmasını bu akşam 18.00′de slovenya temsilcisi kk helios ile oynayacak.

eskişehirspor – galatasaray: 1 – 3

30 Ağustos 2010, Pazartesi

galatasaray

eskişehir deplasmanına giderken, açık konuşmak gerekirse hiç umudum yoktu. iki sezondur fener’le birlikte yenemediğimiz tek takım eskişehir. avrupa’dan, daha uzun kollu formaları giyemeden elenmiş, ligde siftah yapamamışız vs.. böyle bir maç öncesi, oyuncu topluluğunun da hiç bir güven sağlayamaması sonucu, beklentiye giremiyor insan haliyle.

maç kadrosu açıklandığında, forvet pozisyonunda yalnızca milan baros’un isminin yazıyor olması sinir bozucuydu. ligin 3. haftasına gelinmiş, yedek forvetiniz bir talihsizlik sonucu uzun süre sahalardan uzak kalacak ve işe bakın, kadroda ikinci bir forvet oyuncunuz yok. aslında kadronun geneline bakınca, arda-baros ve elano dışında da hücumcu yoktu diyebiliriz. aydın ve emre çolak’ı ayrı bir yerde tutarsak.. maç başladığında bu sezon hemen hiç görmediğimiz şekilde, şans bizden yanaydı. ivesa’nın da katkıları yadsınamaz tabi. bu pozisyonda benim aklıma hemen beşiktaş maçında ekrem dağ’dan yedikleri gol geldi. o maçta da son dakikada doğa ve ivesa saçmalamış, eskişehir mağlup olmuştu.. neyse, bu şans golü çok kritikti. çünkü, maç öncesinde oluşan havanın olumsuzluğu, mutlaka galatasaray’lı oyunculara yansımıştır ve onların rakipten daha kötü olduklarına inanmaları hiç iyi olmaz elbette. bu yüzden erken gelen gol, biraz rahatlattı g.saray’ı. sonrasında bilindik bir tablo; öne geçtiği maçın kontrolünü alamayan bir takım. ilk yarının sonlarına doğru eskişehir’in attığı gole kadar, o yumuşak savunmaya karşı 2. golü de bulmalıydı galatasaray.. yenilen golde ufuk’un şüphesiz ki tecrübesizlik ve maç eksikliğinden kaynaklanan ciddi bir hatası var. fakat, 8 yıllık kaşar bir aykut’un ya da leo franco’nun bizi yakmasındansa, tecrübe kazandığında büyük kaleci olacağına inandığım ufuk’un saçmalamasını tercih ederim. sanırım, taraftarın büyük kısmı bu yönde düşünüyor. uzun zamandır hiç bir kalecimizin bu kadar kredisi olmamıştı..

maçın 2. yarısında, ilk yarıdan da istekli bir galatasaray vardı sahada. orta alan zaafiyeti bu maç pek yaşanmadı. zira, eskişehirspor da o bölgede üstünlüğü alabilecek bir görüntü çizmedi. burada bir şey eklemek isterim. barış özbek, dün akşam çok iyiydi. onu belki de en çok eleştirenlerden birisi benim. futbolculuğuna hiç inanmam. takımda yer almasına da karşıyımdır. fakat, eskişehir karşısındaki mücadelesini ayakta alkışlıyorum. herkesten çok çalıştı. beynini kullanma sorunu devam etse de, sorumluluktan hiç kaçmadı ve takımdaki bir çok gereksizden en azından mücadele anlamında daha yukarı bir seviyede olduğunu kanıtladı. iyi bir kadro yapısı içerisinde, kenardan katkı verebilir, dünkü mücadelesi, bu hakkı sağlar ona bence..

galatasaray’ın attığı 2. gole dikkat edince, mustafa sarp’a sol arka taraftan gelen derin bir pas, sonrasında mustafa’dan da dikine bir oyun ve arda turan’ın gene kaleci hatasıyla birlikte dokunduğu topu görüyoruz. bitiriş de eski dost volkan yaman’dan geldi, kendi kalesine. bu gol şeklini uzun süredir izleyememiştik bu takımdan. orta sahanın ortasından yahut kanatlardan, çok zor tek pas yapabiliyorlardı. çabuk ve kısa pasın nasıl oyunu değiştirdiği şimdi daha iyi anlaşılmıştır umarım.. 2. golü atmak yetmeyecekti g.saray için. bundan önce acı tecrübeler yaşanmıştı hali hazırda. bu yüzden, gardı düşen eskişehir’e mutlak surette bir gol daha atmak lazımdı. o başarıyı da gösterdi takım. servet çetin’in 3. gol için ceza sahasında beklemesi önemli. hiç olmadığı kadar, arzuladı bu maç topçular galibiyeti. çok da ihtiyaç vardı, şüphesiz..

bu sonuç hemen paçaları sıvamak için geçerli bir sebep değil tabi. daha dereyi görmüş de değiliz. yalnız, bataklığın dibine inmemek, yukarıya çıkabilmek adına çok mühim bir nokta oldu. ileride değeri anlaşılır muhtemelen. şimdiden kestirmek güç olsa da, içerisinde bulunduğumuz tüm bu bozuk düzene rağmen; kim bilir, bir dönüm noktası olabilir eskişehir galibiyeti..

dışarda seyirci var mı?

27 Ağustos 2010, Cuma

çok kötü hallerine şahit olmuştum galatasaray’ın. tromso’ler, hamburg’lar da görmüştüm. fakat dünkü oyuncu topluluğu kadar çapsızını hiç görmemiştim. hakan kadir balta o yavşaklığı yapmasa da, değişen hiç bir şey olmayacaktı aslında. 90 dakikanın tamamında, bırakın iyi futbol oynamayı, hiç bir şekilde futbol oynamadı adamlar. elleri, kolları bağlanmış gibiydiler. ki, son maçların tümünde böyle bunlar. sorun, bu topçuları adam yerine koyup destekleyen bizlerde…

hiç bir şekilde yok 4-3-3, yok kanatlar, orta saha muhabbetine girmeyeceğim yazıda. ali turan, mustafa sarp, hakan balta, servet çetin ile hangi sistemi oynayıp da kaliteli futbola ulaşacaksın allah aşkına. problem sırf bununla da kalmıyor. yani, maçın hemen ertesinde bu takımın asıl derdinin kalitesiz oyunculardan kurulu olması olduğunu düşünüyorsun lakin öyle değil. yönetim ve teknik heyet arasında kopma noktasına gelmiş artık bağlar. yöneticiler, herhangi bir şekilde tenezzül ederek, adam almıyorlar. rijkaard da, öyleyse alın size ayhan-barış-sarp üçü birarada restini çekiyor. futbolculardan bazıları, şu çok meşhur ayak kaydırma senaryolarını doğrularcasına, sahada ruh gibiler. işte böyle bir ortamda, x gelse, y gelse uçarız biz olmuyor malesef. aşılması gereken büyük sorunlar var kabul edelim… rijkaard ne demiş basın toplantısında; ”defansa oyuncu istedim, almadılar.” bire bir bunu söylemese de, bu minvalde açıklamalar yapmış. ee, bu noktaya gelmişken, hala ali turan ya da hakan balta’nın satışı mıdır, galatasaray’ı uçurumdan yuvarlayan? yahu, iyi anlamak gerekiyor. rijkaard, istediği hamlelerin yapılmadığını söylüyor işte. ondan önce de, para konusunda sıkıntıların olduğunu ima etmişti. nedir peki yönetimin yaptığı, iş midir? yıllardır aynısı olduğu gibi, suçu kendi üzerinden almaya çalışmaktır. hagi, skibbe ve bülent korkmaz da bu takımda görevden ayrılmışlardı. giden kelle hep hocaların oldu. sportif açıdan hiç başarı sağlayamayan bir başkan, üstelik istikrarlı bir yapıyı da oluşturamamışken, suçsuz değildir. bugüne kadar, her defasında adnan polat ve galatasaray’ı getirmeye çalıştığı nokta konusunda pozitif görüşlerim vardı. fakat, buradan bakınca, ipin ucu çoktan kaçmış gözüküyor.

şu dakikadan sonra, kıyamadığın parana kıyıp rijkaard’ı göndersen ne değişir. ya da transfer yapsan. bölük pörçük bir hale geldi kulüp, sonunda. faturayı kendilerine kesmedikleri sürece, hiç bir düzelme olacağına inanmıyorum. camiada, bu durumdan aklı selim bir adamın çıkıp, her şeyi kontrol altına alacağına da inanmıyorum. bu nedenle, çok karanlık günler bizi bekliyor olabilir. bundan daha kötüsü olamaz demeyelim hiç, çünkü her defasında bunu dedikçe, daha kötüsünü görüyoruz. şu gün, tüm sezonunu çöpe atan bir takımın taraftarı olarak, bu kara günlerde, renklere ve armaya daha fazla sahip çıkılması gerektiğini düşünüyorum.

kim gitsin tartışmaları yapılmaya başlanmıştır kesin bir çok mecrada. çoğunu takip etmeyeceğim için, onlarla ilgili bir derdim yok da, bu konuda bir fikrim var. rijkaard her ne olursa kalsın, gerekiyorsa tüm topçular gönderilip, yerlerine genç takımdan adamlar konulsun. yeter ki, şöyle güzel bir futbol adamını, böyle çirkin bir durumda gönderip tarihe geçmeyelim…

başlığın kaynağıyla, ayhan akman’la bitirelim yazıyı. ne desen boş tabi buna… dışarda seyirci var mı?

avrupa’ya çıkarken

25 Ağustos 2010, Çarşamba

liverpool-trabzonspor

türk futbolu için şu sıralar beklenen gün perşembe. 4 türk takımı farklı duygular ve alakasız konumlarda sahaya çıkacak olsalar da, aynı gün, talihlerini değiştirmek için çabalayacaklar. galatasaray, çok kötü gittiği bir dönemi, bir galibiyetle biraz da olsun bastırmak isteyecektir. fenerbahçe de sallantı yaşadığı bir süreçten geçerken, avrupa’dan erken elenme niyetinde değil. taraftarlarına bir armağan verme peşindeler. trabzon ise bambaşka bir noktada. liverpool gibi bir markayı saf dışı bırakarak, her şeyin iyi gittiği ortamda, maksimumu görmek istiyorlar. beşiktaş var bir de. onlar oldukça rahatlar. tura en yakın temsilcimiz şu anda. deplasmanda turu alacaklardır. bir kaç kelam etmeden önce, tüm takımların turu geçtiği bir sonu ümit ettiğimizi belirtelim…

ilk olarak trabzon ile başlamak istiyorum. lige, çok olumlu bir başlangıç yaptılar. aslında bu olumlu hava, şenol güneş geçtiğimiz yıl takımın başına geçtiğinde oluşmaya başlamıştı. bugüne kadar da çok zekice şekillendirdiler. şu anda trabzon şehri ve camiası, takımına inanan, güvenen ve negatif bir sonuç alsa dahi sahip çıkacak pozisyonda. o, ne yaptığını kendisi de bilmeyen takım profilinden bugünlere gelmek kolay değil. yurt dışında kalitesine, kalite katan ve trabzon’un çıkışında büyük payı olan şenol hocaya alkışları göndermek gerek. zira, onun himayesi altında kendisine çeki düzen verdi bu camia. yoksa çok zordu işler..

neyse, biz bugününe bakalım trabzon’un. takım kaleden forvete kadar, birbiriyle uyumlu gözüküyor. eksik parçalara güzel yamalar gelmiş. defansta glowacki hamlesi, forvette ise yeni transfer gözüyle baktığım teofilo kazancı çok başarılı. orta alanda ceyhun-selçuk ikilisi günden güne, büyümeye devam ediyorlar. colman ve cale de iyice şehre ve takıma alışmış durumdalar. bir de yattara’ya futbol oynama aşkı gelince, değmeyin trabzon’luların keyfine. orta sahayı çok iyi kapatmalarının yanında, hızlı da çıkabiliyorlar ve kanatlardan çizgiye inebilmeleri ciddi bir avantaj. bu noktada, kanatları serkan-yattara ve cale-colman şekline büründüren şenol güneş’in müdahalesi önemli. benim tek soru işaretim, alanzinho konusunda. böyle, sistemli bir şekilde sahaya yayılan bir takımla, bu tarz bireysel takılan bir adam pek yan yana olamıyor. yattara’yı çok güzel törpülediler. kaptanlık, 61 numara derken, adam camilere klima taktıran hayırsever noktasına geldi..

ilk maçı izleme fırsatım olmadı. bu yüzden genel, beklentiye dayalı bir kaç kelam ediyim. seyirciyle beraber, havaya girip, aceleyle erken gol için saldırmadığı sürece trabzon liverpool’u hapseder. bu tür maçlarda, rakibi baskı altına almaya çalışmak, genelde takımın bilincini kaybetmesi sonucunu doğurur. 1-0′ı unutup maça çıkmalı trabzon. şenol güneş’in bu tembihi mutlaka yapacağını düşünüyorum. ilk önce oyunu kontrol altına almak, ardından rakip sahaya yerleşmek ve sonrasında, yetenekli oyuncularını ön plana çıkartmak. sistematik bir biçimde ilerlemeli trabzonspor. ümit ediyorum ki, bu işleri yapabilecek düzeeyde olan trabzon aklı selim bir maç çıkartacaktır…

gelelim galatasaray’a. açıkça, hiç iyi bir takım izlenimi vermiyorlar. iyiden iyiye, güvenini kaybetmiş durumdayız. dışarıdan istediği kadar öyle gözüksün, umurumda olmaz fakat, topçuların kendisine olan güvenlerini kaybettikleri o kadar açık ki, insan üzülüyor.. bu işte son nokta rijkaard’a güvenin ve saygının kaybolmasıdır. öyle bir duruma ihtimal veremiyorum ben.. lyviv maçında alınacak iyi bir sonuca o kadar ihtiyacı var ki camianın, çölde su bulmuş kadar rahatlayacağız. basınından taraftarına, yöneticisinden ailesine herkes şu an topçuların üzerinde baskı yaratmış durumda. bundan eminim. en azından bu baskıdan biraz olsun sıyrılmak adına önemli bu maç. sami yen’de ne idüğü belirsiz futbolun zirvesini görmüştük ilk yarıda. ikinci yarıda da kaos futboluyla kurtarmıştık beraberliği. şu ortamda, iyi futbol falan beklenmemeli. kewell ve elano’nun da götürülmediği gerçeği varken, yalnızca galibiyete giden yol aranmalı.

beşiktaş, helsinki karşısında galibiyete ulaşmıştı. bu anlamda diğerlerinden farklı bir durumda çıkacaklar rövanşa da. muhtemelen, turistik bir gezi olur beşiktaş’ınki. fazla analize falan girmeye de gerek yok. ibb önünde savunmada zaafları ön plana çıksa da helsinki karşısında daha baskın bir futbol izleteceklerdir bizlere. quaresma ve guti’den sonra, bir türlü gelmeyen robinho umarım sorun yaratmaz. çünkü fazlasıyla beklentilerini yukarı çekmiş izlenimi yaratıyor beşiktaş taraftarları…

son temsilcimiz fenerbahçe.. deplasmanda alınan 1-0′lık mağlubiyet var. yine izleyemediğim bir maçtı o. fakat özetler ve yorumlardan çıkarttığım sonuç, bu skorun bir şans olduğu yönünde. şans derken, daha farklı bir sonuç da çıkabilirdi anlamında. fener de aynı g.saray gibi turu geçip, düzlüğe çıkma amacında. üst üste gelen sıkıntılı sonuçlar ve ardından nispeten iyi bir oyundan sonra gelen bir mağlubiyet. aykut kocaman’ın şüphesiz ki, daha, uzun bir yolu var gitmesi gereken. yalnız, o yolun başında iyi bir intiba bırakmalı ki, ilk takıldıklarında fatura ona kesilmesin. şu an taraftarlar ona güveniyor anladığım kadarıyla. bu güveni boşa çıkartmamalı. trabzon maçındaki alex ve stoch tercihleri, ciddi soru işareti yarattı. bahane olarak da paok maçı için dinlendirdiğini göstermesi, alakasız oldu çok. alex gibi yaratıcı bir oyuncuyu muhakkak 11′de başlatmalıydı.velhasılı, trabzon maçı geride kaldı. önlerinde paok gibi ciddi bir sınav var. 1-0 da öyle düyük dezavantaj içeren bir skor değil. yabancı sınırlaması da olmadığından, tüm yaratıcı oyuncular sahada yer alacaktır. bu da, arkayı iyi müdafa etmek gerektiğini gösteriyor. zaten en önemli problemi de bu fener takımının. genç kaleci mert oynayacak sanırım. umarım onun da fenerbahçe kariyerini etkileyecek hataları olmaz… başta dediğim gibi 4 takımımızın da turu geçtiği bir senaryo oldukça hoş gözüküyor. umudumuz bu yönde.

basketbol şubesi’nde olan biten

24 Ağustos 2010, Salı

galatasaray, futbol şubesi’nde ne kadar kaos’un içine girmeyi becerebildiyse, basketbol şubesi’nde de o kadar akıllı icraatlar yapıyor.. artık, dile getirmeye ne hacet, oktay hoca’nın koç olarak görevlendirilmesi ilk adımdı. ardından da güzel işler takip etti bu hamleyi. her şeyden önce, yıllardır eksikliğinden dolayı sıkıntı çekilen noktaya parmak basmayı başardılar. planlı, programlı bir yapıya kavuşmak için çabalanıyor şu an. sözleşme imzalanan basketbolcuların çoğu, en az 2 yıllık atıyor imzayı. bu da basketbol şubesine bakış açısının biraz da olsa genişlediğinin ispatıdır..

yerli rotasyonuna, kalburüstü topçular eklendi. onardan bahsetmiştik daha evvel. çok fazla tekrar etmeye gerek yok işte. ermal, tutku, haluk ve geleceğe dönük yatırım kapsamında melih, sertaç, ilkan gibi gençler dahil oldu kadroya. atlamamamız gereken bir ince çizgide burada. bundan önce, bu şubede plansız ve günü kurtarma amacıyla hareket edildiğinin en büyük kanıtlarından birisi de, hemen hiç gelecek vaadeden oyuncunun olmamasıydı. en fazla, cemal nalga falan vardı yani.. şimdi girişilen bu gençleştirme operasyonu da kritik, o anlamda. ümit milli’den takıma kazandırılan bu gençlerde muhakkak oktay hoca etkisi vardır. geldiğini belli etmek böyle bir şey sanırım…

dün itibariyle takıma preston shumpert da dahil oldu. beşiktaş’tan ve efes’ten tanıyoruz kendisini. bu konuda fikrim net; türk statüsünde oynayacak bir shumpert, ligin en iyi 3 numaralarından bir tanesidir.. çok keskin bir şutör ve yalnızca ceza şutlarında değil, maçın kritik anlarında da kullanabiliyor, şutör özelliğini. aynı zamanda shumpert’in en önemli kozlarından bir tanesi de şutlarını çabuk bir stille çıkartabilmesi. tecrübesini de işin içerisine katarak, rakibini ekarte ettiği anda sayıyı yapabiliyor. kısaca, galatasaray basketbol takımı istikrarlı ve hedeflenen noktada çokça maç oynamış bir basketbolcuyu transfer etti. güzel bir detay da sözleşmenin 2 yıllık olması…

diğer yabancılara baktığımızda; radoslav rancik, taylor rochestie, joshua shipp ve luksa andric.. rancik geçtiğimiz yıl, en sevilen basketçi olmuştu takımda. bu yıl da takımda kalmak adına fedakarlık yaptığını düşünüyorum. çok değerli bir oyuncu. rochestie, almanya’dan gelen bir oyun kurucu. o da üç sayılık isabetleri ile ön plana çıkan birisi. tutku açık ile rotasyona girecekler. biri oyunu yönlendiren diğeri şutör iki oyun kurucu olması iyidir her zaman. shipp’i ise bornova’dan hatırlıyoruz. 2 numara pozisyonunda oynuyor. savunması hiç de fena değildir. ayrıca, fiziğinin getirdiği bir avantajı; 3 numarada da kullanılabilir zaman zaman. ligi ve oyuncuları tanıması artı puan şüphesiz. ve son olarak luksa andric. cibona zagreb’den alınan, hırvat milli oyuncu. euro league’de oynama şansı buldu. bu da ona henüz 25 yaşında olmasına rağmen önemli tecrübe kazandırdı. luksa, muadilleri gibi pota altını kaplayan, fiziğiyle ön plana çıkan bir uzun olmasa da dış şutları oldukça başarılı. bunun yanında ayakları da geyet hızlı. cibona’nın mali kriz dolayısıyla elden çıkardığı bu adamı transfer etmek çok güzel bir iş gerçekten. taraftar rancik gibionu da sevecektir eminim ki..

ve yere düştük, kalkmamız gerek!

22 Ağustos 2010, Pazar

spor toto süper lig yeni başladı. iki hafta oldu. ve ikinci haftanın sonunda g.saray camiası havluyu atmış bir noktaya geldi. hem de bağıra bağıra. göz göre göre. bu maç özelinde şöyle hazin bir tablo var; galatasaray futbolcuları en az rakipleri kadar koşmasına rağmen, çok rahat mağlup olabildi.. bu durum, bugünlere kadar hep ters istikamette seyrediyordu. koşması gereken hep diğerleriydi. ve galatasaray, ya rakip kadar koşardı rahat kazanırdı ya da onlar kadar mücadele etmez ve zorlanarak kazanırdı. geldiğimiz duruma dikkat çekmek adına verdim biraz bu örneği.. bir başka acı ama gerçek; galatasaray’dan 3 oyuncu çıkar, bursapor’un kadrosu çok daha nitelikli ve derin… aslında bunun önemli olmaması gerekiyor çok da. o formanın ağırlığını bilse topçular, istedikleri kadar oynamasınlar, bir şekilde itici güç çıkar karşılarına. bu takımın, bundan önce şampiyon olduğu kadrolar hep, belli seviyede oyunculardan kuruluydu. iki üç tane bilemedin dört tane kaliteli adam, farkı yaratıyordu. lakin, omurgalı takımlardı onlar. herkesin görevi belliydi. bir arkadaşlık vardı, herkesin birbirine destek olduğu takımlardı onlar.. bugün o yok takımımızda. uyum yok, arkadaşlık yok. kısacası, ruhu yok bu takımın. onun yanında da kaliteli adamları oynatacak askerlerimizin hiç ama hiç güveni yok. oynasın ayhan. ya da barış. fakat, barış, ayhan, mustafa, servet, ali, hakan aynı anda oynamasın. evet, savaşacak adam lazım. orası kesin de, yahu kim oynatacak bu takımı. ayrıca, ayhan diyince ya da mustafa sarp diyince defansif kavramlar geliyor akıllara. bu adamlar, bugün defansif anlamda hiç de iyi değiller. yaptıkları en fazla, 60. dakikaya kadar koşmak. diyeceğim odur ki, geçmişte şampiyon olan takımların belirli yetenekteki oyuncularıyla, bu kadronun sınırlıları dahi farklı…

bu üzücü ortamda elbette birtakım sorumlular aranacaktır. asla ve asla yanlış hedefe yönelmemek gerekiyor. çok açık söyleyeyim; hocayı yemek, en büyük yanlış olur.  sportif açıdan yönetimin yaptığı ender doğrulardan bir tanesidir rijkaard ve ekibi. tahmin ediyorum ki, hiç kolay ikna etmemişlerdir bu adamı. şimdi bir kalemde silmek, çok yazık olur. içeride bazı rahatsızlıklarınızı dile getirebilirsiniz ya da yanlış olduğunu düşündüğünüz parçalar hakkında tartışabilirsiniz. fakat kalkıp da okları hocaya yöneltip, kendi üzerinden çekmek istemek, bütün doğruları alır götürür bir çırpıda. yönetimin çok ince bir çizgiye geldiğini düşünüyorum. mutlak bir doğru yok ne yazık ki. yani öyle gönder şunu, getir bunu diye bir iş yapıp da her şeyi düzeltemezsiniz. işte bu yüzden tedavinin doğru yapılması çok mühim. soğukkanlı davranmalı ve neşter vurulacaksa da hakeden yerlere vurulmalı.

kabul ediyorum. şu kadro yapısı artık 4-3-3 şeklinde bir dizilimin hakkını veremeyeceğini ispatlamıştır bugün. rijkaard ve neeskens ne kadar uygun hale getirmeye çalışsalar da, olduramazlar şu saatten sonra bu sistemi. önemi yok bence. zaten sistem kavramını bu dizilimlerle kısıtlayamayız da. 3 orta sahayı yan yana oynatmazsın ama yine de pasa dayalı bir takım yaratırsın. 4-3-3 oynamazsa ölecek hastalığı falan yok neticede bu takımın. rijkaard’ı bugüne kadar mutlak biçimde savundum. kim, ne ile ilgili sallarsa sallasın hep ondan yanaydım. bundan sonra da öyle olacak; gideceği vakit de öyle olacak. fakat şu dakikadan sonra da bu sistemi uygulamak adına bu dizilimi oynarsa ayhan-sarp-barış vs. ile, ilk kez büyük yanlış yaptığını düşünürüm. ufak hataları mutlaka olmuştur da, bu büyük hata olur cidden. aslında buradaki en büyük suçlu da bu kadroyu adamın önüne koyan yönetimdir. dua edelim de, rijkaard ‘benden bu kadar aga’ deyip gitmesin. çünkü elindeki adamlardan bazıları, yakında şunu diyebilir: ”hoca oynatma istersen beni, ben bu kadarım!” bu işe aklı selim bakan herkes hem fikirdir ki, avrupa’dan elenme tehlikesine gelinen noktada, lige yapılan tarihte az rastlanır kötü başlangıçta, kadronuzu oluşturamadıysanız, başarı beklemek saçma olacaktır…

takım, lyviv adında, ne olduğunu bilmediğimiz bir ekiple evinde 2-2 berabere kaldığında, takviye yapmayı düşünüyoruz, transfer kapanmadı şeklinde demeç verebiliyor yöneticiler. e, o zaman siz transferi yapana dek, federasyonla uefa’dan rica edelim de oynatmasınlar maçları. yahu, lyviv takımı sami yen’de bizden daha iyi oynadı, beraberliği zor kurtardık. şu görüntüde de, elenip gitme olasılığımız çok yüksek. siz müdahele etmediniz ve geçtiğimiz yıl başarısız olan takımdan bir kaç kişi dışında kimse gitmedi üzerine de, iki yabancı ve ücretsiz bir takım yerli alındı. ki, yerli rotasyonu en zayıf takımlardan birisi olduk her sene yapılan bu vasat hamlelerden ötürü..

her şeyden sonra, diyebilirim ki, sezonun henüz başında hiç bir beklentisi olmayan bir noktadayım kendi adıma. bir de böyle bakalım galatasaray’a. her zaman, en iyisini yaşatan takımı, bu kez de biz yükseltmeye gayret edelim. o bizi mutlu edeceğine, biz ona destek olup, ayağa kaldıralım. sanırım bu içgüdü, galatasaraylılık ruhunda var. hiç bir şekilde, umudumu yitirdiğim anlarda dahi, kötü bakamıyorum ben bu camiaya. içersinde hiç sevmediğim kişiler barınsa da, çok kötüye doğru gitse de. haklılar aslında; galatasaray adının olduğu yerde umut da vardır! nedensizcedir ama vardır…

bu düşüşün de bir çıkışı olmalı

20 Ağustos 2010, Cuma

harry kewell

maç hakkında hiç bir şey yazmayı düşünmüyordum aslında. böyle, ne yaptığını bilmez, tek devrede şirazesi kaymış diğerinde kendine gelmeye çalışan bir takım için, analiz manaliz de yapılmaz. kurguya da giremezsin, taktiğe de. aslında, bu toplara hiç girmemek gerekiyor. belli bir süre sonra kendini sergen yalçın, rıdvan dilmen ya da mustafa doğan zannedebilirsin. o işe, gereğinden fazla daldın mı, boş oluyor. sen orada koltukta oturup şöyle böyle diye sallarken, bahsettiklerin, ekseriyetle yalan oluyor. fakat, malesef ki fakat, takım da top oynamayınca, dokunuyor adama. bi’ şeyler yapmak istiyor haliyle herkes. yanlışı düzeltmek, görülmüyor zannedileni göstermek gibi.. bir yere kadar anlaşılabilir. en azından tribünlerde topçulara sövüp, sıçtığını sıvazlayacağına gelsin, sergen yalçın olsun burda, tamamdır ona da kabul. ve fakat ötesine geçeni, her maçtan sonra beş topçuyu üstüne bir de hocayı yollayan adamları, kaale almıyorum mesela ben. okumuyorsun geçip gidiyorsun, sorun olmuyor. gel gör ki, gelinen noktada, hiç de hoş bir tablo yok genel taraftar profilinde. ne kadar, galatasaray’lıyım diyen adam varsa, transfer üzerinden şekillendiriyor beklentilerini, umutlarını vs.. elbette takımda eksik gedik çoktur da, merak ediyorum, bu mudur tüm sorun allah aşkına? tribünde de var daha büyük sorunlar, yöneticilerde de, camiada da. problemleri çözmeye gayret etmek yerine, yokmuşcasına davranmanın getirisi, yalnızca daha büyük sorunlar olur. gerek yok buna. çok daha şeffaf olmalıyız. daha anlayışlı ve daha bi’ galatasaray’lı gibi durmalıyız. bugün tökezleyip düştük varsayarsak; kalkmamız için yapmamız gereken, düştüğümüzün farkına varıp, yardım edecek bir el aramadan kendi kendimize doğrulmayı bilmektir.. ha, dünkü maç mı? üç aşamada özetliyeyim, ki sorunların çözümü için emsaldir kendisi: kewell, kewell ve yine kewell!

zvjezdan misimovic?

19 Ağustos 2010, Perşembe

zvjezdan misimovic

galatasaray’lılar, rosicky ve ledesma uykusundan uyanalı henüz bir kaç gün oldu. büyük hayal kırıklığı tabi. transfer geçmişinde oldukça sağlam referanslar bulunan yönetim, bu yıl da doğru isimlerle ilgilense de, geç kalınmış olduğu bir gerçek. neredeyse, geçtiğimiz sezon bitmeden çalışmalara başladıklarını iddia ediyorlardı. şu ana gelene dek, cana dışında bir isme imza attıramadılar, yabancı olarak. kaldı ki, geçen yıl çok erken havlu atılmıştı lige. transfer işlerine girmek için geçerli bir neden tek başına bu durum bile..

olumsuz haberlerin üst üste geldiği  şu günlerde, ha geldi ha gelecek konumundaki isim wolfsburg’un bosna’lı yıldızı zvjezdan misimovic. oyuncu hakkında yeterli-yetersiz tartışması yapılamaz fikrimce. kendisini ispatlamış bir isim. vatandaşı, dzeko ile yakaladıkları uyum ve ulaştıkları bundesliga şampiyonluğunda oynadığı rol, çok mühim. açıp istatistiklerine de bakabilir, çok isteyenler. bundesliga’nın bir kez daha küçümseneceğini tahmin ediyorum bu konuda aslında. yani, misimovic olur da türkiye’ye gelirse, sallayacak bir şey bulamayacak olanlar, bundesliga’nın zayıf olmasından dem vuracaklardır eminim. fakat gerçek hiç de öyle değil. bu oyunu, ‘zaten orada ben de kafadan 15 gol atarım’ şeklinde izah edemiyoruz. oyuncular, takıma uyum sağlayamadıkları, yeteneklerini gösterecek yapıya adapte olamadıkları sürece, başarılı olamazlar. kaldı ki zvjezdan, takımını üst seviyeye taşıyabilen bir oyuncuydu wolfsburg’da.

akıllara, ‘o halde niçin wolfsburg, takımın beyni diyebileceğimiz futbolcusunu bırakıyor’ sorusu gelmesi çok doğal. bunun cevabı da; ‘daha iyisini alıyorlar.’ diego ile anlaşmaları an meselesi. plase, van der vaart. o isimlere ulaşmak mümkün olsaydı, muhakkak onlar tercih edilirdi fakat şu şartlarda, misimovic, çok doğru bir transfer olacaktır.

galatasaray’ın defalarca dile getirildiği üzere, orta sahada hem şavaşcı tabir edilen bir oyuncuya hem de oyunu yönlendirebilecek birisine ihtiyacı var. yalnızca, lorik cana ile kurtarılamaz durum. üçlü orta alan kurgusu olacağını düşünürsek, cana’nın yanına misimovic tarzında bir isim, ek olarak da moda deyişle ‘box to box’ bir topçu lazım. sistem gereği, ortaya kaliteli adamlar koymadığınız taktirde, alacağınız sonuç şu anki g.saray tablosuna tekabül ediyor. kesin biçimde, bu bölgeye takviye yapılması alenen ortada olsa da, işi bu hamlelerle kotarmak, kolay olmayacaktır. transfer açığının yanı sıra, mental anlamda da ciddi sorunları var takımın. her şeyden sıyrılıp kafa dinlemeleri gerekiyor. takım hüvviyetine bürünebilmek için, dışarıdan hiç bir surette olumsuz enerji alınmamalı. bunu sağlayacak kişiler de, bu kulübü yönetenler. transfer yaparak bitmiyor demek istediğim, bu işler. aynı doğrultuda düşününce, transfer yapılamaması yahut geç kalınmış olması da, her şeyin sonu anlamına gelmez. ekip ruhunu yakalayamadığınız sürece, ne yapsanız boş olur. adı geçen oyunculara bakınca; şu an, teşhis doğru konulmuş gözüküyor. bakalım tedavi yapabilecekler mi?

sezonun ilk maçında galatasaray!

15 Ağustos 2010, Pazar

rijkaard

galatasaray’ı, sırf dünkü sivas maçıyla değerlendirmek, daha en baştan yanlış yola girmek demektir. bu uzun bir hikaye. burada anlatacak zamanı bulamayacağım kadar uzun hem de. yönetimin başa geçmesinden itibaren okuyabileceğimiz bir hikaye. ve hatta, önceki yönetimler… uefa kupası’nı kazandıktan sonraki galatasaray’a kadar gider bu mevzu. nasıl olur da bir kaç yıl avrupa’da zirvede yer aldıktan sonra, çapını yitirebilir bir takım? şeklinde araştırmaya konu olur içerisinde yer aldığımız süreç.

tabi, ben bu yazıda o kadar gerilere gidemeyeceğim. adnan polat ve ekibinden başlayacağım işe. ilk geldiklerinde nasıl da bilinçli bir yönetim kurulu olduklarından bahsediyorduk. sportif başarının yanı sıra, mali tablo açısından, vizyon açısından ne kadar kısır bir döngüde yer aldığımız ayan beyan ortadayken, adnan polat, zzembille gökten indirilmişti adeta. yıllardır, taraftarın özlemini duyduğu başkan profili, onda vücut bulmuştu.

nitekim, istikrarlı bir sportif başarı yakalanamasa da, galatasaray kulübü kendisini o kısır döngüden sıyırmayı başarıyor gibiydi. – ki hala devam ediyor bana kalırsa bu kurtulma evresi. – bir sürü yenilik, endüstriyel futbola uygun şekilde atılan adımlar, riva arazisi mevzuu, seyrantepe projesi, gs bonus, gs mobile vs.. tüm bunların yanı sıra, kewell, baros, elano gibi değerli oyuncuların transferi. adnan polat, bir süre önce sonsuz kredisi varmışcasına rahat davranabiliyordu camiada. bi’ yerde de öyleydi aslında. son seçimlerde görüldüki, yaptıklarıyla ve yapacağı beklenen şeylerle, adnan başkan, tam desteği almıştı arkasına.

buraya kadar her şey iyi güzel de, bir yerde sıkıntı var arkadaş! tüm bu hengame arasında, hiç istikrarı yakalayamadı g.saray. gelen hocalar giden hocalar.. alınan yabancılar, gönderilemeyen yüksek ücretli topçular vs.. çok net, uzun müddet, iyi bir sportif yönetim gelmedi galatasaray’da. her daim, istikrarın da arkasında durmak için, çoğu taraftar gibi ben de yönetimi destekledim. hala da onların devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. fakat, kabul edelim ki, adnan polat ve ekibinin de onlarca yanlışı oldu. ha bir tek onların mı yanlışı var peki? tabiki hayır.. rijkaard gibi bir adamı henüz 2. yılının başında göndermek isteyen taraftarlar var. dikkat edelim. adamın henüz 2. yılının başındayız. neymiş efendim; ‘takımda hiçbir ilerleme göremiyormuş’. yahu allah aşkına, rijkaard için, yanlışları var de, yanlış oyun dizilişi de, istersen, motive edemiyor de ama ilerleme  yok falan deme bana. halı sahaya çağrılsa dayak yiyecek potansiyeli olan barış’la mı ilerleyecek bu adam, yoksa bitip de okeye dönen ayhan’la, servet’le mi?

bu durumda nerde kaldı istikrar? günlük başarıların hiç bir değeri olmadığını, futbolun sistemli ve bilinçli yönetildiği zaman verimli sonuçlar elde edilebilecek bir alan olduğunu kaç kez dile getirdi bu işin üstadları? çok açıkça, herkesin hatası olmuştur galatasaray’ın bugünkü rezil futbolunda. herkes de hesabını verir, gereken yerlere. fakat, kelle istemek bana her şeyi yıkıp, en baştan inşa etmeye çalışmak gibi geliyor. iddia ediyorum, frank rijkaard’a güvenilsin, yönetim tarafından gerekli sabrın gösterilmesinin dışında doğru oyuncu hamleleri de gelsin, bu takım bir kaç yıl içinde eski avrupa günlerine döner. fakat biliyorum ki, gereken bu sabrı gösterecek bir camia yok  ülkemizde..

güle güle popito

06 Temmuz 2010, Salı

geçen yaz, tam bu dönemlerde galatasaray için işler yolunda gidiyordu. haldun üstünel transferden sorumluydu ve herkes, uçak seferlerine, yolcu listelerine bakarak onun ismini bulmaya, nereye gittiğini, kimleri getireceğini bilmeye çalışıyordu. ki bu dönem, takımda yakını bulunan, duyumcu internet adamlarının zirve yapmasına tekabül ediyor. bu duyumcuların nasıl gereksiz girişimciler olduğu, ayrı bir yazı konusu tabi, geçiyoruz. haldun üstünel, ekseriyetle gizli yürüttüğü ve yüksek dozaj adrenalini taraftara pompaladığı transfer döneminin sonunda, bekleneni de verdi ne yalan söyleyelim. alınacak isimlerin ortaya atılmasında veyahut bütçenin oluştutulmasında bir payı olup olmadığı hakkında fikrim yok fakat görüşülen isimlerin bağlanması hususunda meziyetlli olduğunu biliyoruz hepimiz. rijkaard’ın yapılan teklifi kabul etmesinde, üstünel’in anlatım şeklinin ve sunduğu plan, projenin işe yaradığı dile getirildi çokça. yanı sıra, elano ve keita gibi iki büyük ismin transfer edilmesi sonrasında, haldun üstünel, kalplerde taht kurmuş, oturuyordu artık. mamafih, gelinen noktada, ne haldun üstünel kaldı, ne keita var ne de elano’dan verim alınabildi. ve dahi, kewell da artık bizden değil gözüküyor. hiç de iyimser bir tablo değil hani.

abdul-kader-keita

keita da diğerleri gibi çok değerli bir transferdi, uzun yıllar inamoto’lara, almaguer’lere maruz bırakılmış galatasaray takipçileri için. az değil, 18 milyon vermişti lyon ona. beklenen çıkışı gösteremese de, yüksek mertebelerin topçusuydu popito. benim nazarımda, daha da önemlisi, yaratılmak istenen sistemin işlerliği açısından nokta transferdi. takıma katıldığı dönem içerisinde verdiği röportajda söylediklerini hatırlıyorum da, rijkaard ve galatasaray’ın bana duyduğu ihtiyaçtan çok ben onlara muhtacım minvalinde cümleler kurmuştu. tamam demiştik, sistem adamı olduğu kadar, bize gerektiği gibi, hırslı da bu adam. tek gereken zamanın bizleri haklı çıkartmasıydı. çıktık mı haklı, şu gün itibariyle, malesef hayır. zaman zaman kontrol edemediği hırsını, azmini, iştahını her maçta gösterse de, olmadı keita bizde. uymadı, dikişi tutmadı. rijkaard’la olamadı bir türlü. ne o hocaya istediğini verebildi ne de hoca ondan faydalanmak adına çaba sarfetti. takımın geri kalanının da yalanlara girdiği bir sezonda hayal kırıklığı yarattı neticede keita.

bugün eski takımına, al sadd’a satıldı popito. ederi 8.150.000 euro. kendisi de 4 milyon alacak diyorlar, fakat bir açıklama yok sanırım o konuda. ne denir ki, yolun açık olsun keita. sağ çizgiden yakalayıp belini kırdığın her sol bek oyuncusu ne kadar sevindiyse senin gidiyor olmana, bizler de o kadar üzüldük senin burada yapamamana, olduramamana.

bundan sonrası, yeni denemelere açık olacaktır galatasaray. orta sahaya yapılması beklenen iki transfer yanında bir de sağ kanat alınacak kuvvetle muhtemel. serdar özkan’ı o bölge için birinci adam olarak kullanmak akıl karı gözükmüyor. zaten, teknik ekibin de böyle bir düşüncesi olduğunu zannetmiyorum. mutlaka, planlamalarını yapmışlardır yöneticilerle birlikte. bir kaç gün içerisinde bir veya daha fazla transfer hamlesi bekliyorum ben.

ermal, tutku ve yenilenmeye başlayan galatasaray

25 Haziran 2010, Cuma

oktay hocanın takımın başına getirilmesinden sonra, yıllardır süren umutsuz vaka durumu bir anda yerini heyecanlı bir bekleyişe bırakmıştı basketbol şubesinde. alınacak en iyi yerli koçlardan birisi oktay mahmuti’yi getiren adamların, kadroyu da bu minvalde kuracağı, yüksekleri hedefleyen takımların kalibresinde oynayabilecek oyuncu transferine yöneleceği düşünülüyordu.

alınan oyunculara geçmeden emir alkaş’ı yazalım. efes yardımcı antrenörüydü alkaş. mahmuti faktörüyle artık galatasaray benchinde oturacak değerli basketbol adamı.. ilk transfer hamlesi, ermal ile yapıldı. koçun etkisini hemen hissettirdiği, ortada bu transferde. oktay mahmuti referansıyla geldi ermal ve bu referans sayesinde iyi bir kadro kurulacağı ihtimalleri kuvvetlendi. ermal, kurulan bu yeni düzende ciddi bir görev alacaktır. efes’ten ve özellikle ulusal takımdan, ermal deyince akla gelen ilk özellik, ‘mücadele’ oluyor. takımın bir kıvılcıma ihtiyaç duyduğu anda hiç çekinmeden ben buradayım diyebilen bir adam. pota altına top indirdiğinizde, pivot oyununu başarıyla oynayabilecek, savunmayı içeri kapatabilecek bir uzun olmasının yanında, adamlıkta da on üzerinden on alacak bir basketbolcu kendisi. geçen yıl efes’te bulamadığı şansın, kendisinde ciddi bir motivasyon yarattığını da düşünüyorum ben ayrıca.

ermal dahil edildikten sonra takımda radoslav ve caner dışında  topçu yoktu ve doğal olarak yerli oyuncu transferi devam etmeliydi. ilk düşünülen pozisyon da oyun kurucu olmalıydı tabii. daha sonradan fenerbahçe ülker’le imzalayacak olan engin ile anlaşılamadığı duyuruldu. ender için hiç zorlanmadı tahminim, hakan köseoğlu da düşünülebilirdi aslında fakat onun da adı geçmedi. neticede bu opsiyonlar olmayınca, geriye kalan pg’lerden en işe yararı tutku açık gibi duruyordu. o da transfer edildi. yıllardır ülker’de ve telekom’da önemli roller üstleniyor tutku. aynı ermal gibi, geçtiğimiz yılı kayıp olarak geçirse de, eline güvenilecek bir guard’dır. saha görüşünü tartışmaz kimse herhalde. asistör özelliğiyle, yıllarca çok zonta uzun besledi tutku. takımını yönlendirme ve şutörleri oyuna sokma noktasında en iyilerden birisi. yalnız, fiziksel açıdan biraz zayıf kalıyor. ayaklarının yavaş olması ve savunmadaki eksikleri, en önemli dezavantajları.

tutku geldikten sonra omar cook gibi bir guard alınacağını düşünmüyordum ben zaten, dedikodulara rağmen. neticede, almanya’dan taylor rochestie geldi. çok bildiğim bir adam değil fakat, daha çok şutör özelliğiyle ön plana çıkan bir isim olduğunu söyleyebiliriz herhalde. almanya’da, takımı şampiyon olurken, final-four mvp’liği ve ayrıca 3 sayı yarışması birinciliği bulunuyor. seyirciyle beraber havaya girebilen yapıda bir guard. tutku ile paylaşacaklar görevlerini. oktay hocanın bir bildiği vardır diyip, işin içinden çıkıyorum.

ardından, melih mahmutoğlu eklemesi yapıldı dün. o da çok başarılıydı. melih, 90 doğumlu gelecek vaadeden bir basketbolcu. pertevniyal çıkışlı olması, oktay ve emir hocaların onu özellikle tercih ettiğini açıklıyor. daha önce çifte lisansla hem tbl2′de pertevniyal’de hem de tbl’de daçka’da oynadı melih. tbl2′deki sayı istatistiği: 26. buradan da anlaşılacağı gibi, daha çok şuta dayalı bir oyun yapısı var. en eleştirilen noktası zaten budur melih’in. gs gibi çıkış arayan bir takımı seçerek, tek vasıfa odaklı bir basketbolcu olmadığını ispatlaması adına iyi bir seçim yaptı aslında. bu yıl bir çıkış yapabilir. hatırlatalım, kendisi bir diğer galatasaray’lı genç göksenin köksal ile birlikte ümit milli takımda.

ve en son haluk yıldırım. galatasaray taraftarıyla husumeti olan bir adam, tecrübeli olması dolayısıyla kazandırıldı şubeye. ağabeylik yapacak tonla adam bulunabilirdi fakat neden haluk, anlamadım ben pek. yine de, teknik heyete güvenmek gerekiyor bu saatten sonra. yönetimden gelecek bir kaç tane daha üst seviye yerli ve yeterli yabancı takviyesi sonrasında, şube tamamen oktay mahmuti ve ekibinin ellerine bırakılmalı.

galatasaray’da oktay mahmuti dönemi

01 Haziran 2010, Salı

şu cafe crown musubetinden kurtulmadan, adam akıllı kadro kurup efes – fener ikilisiyle yarışacağını mümkün görmüyorum açıkçası galatasaray’ın. 3-5 bi’ şeyler alıp, susturuluyormuşuz gibi geliyor. yönetimden de hep bir hamle beklemişimdir bu ülker – cafe crown konusunda. lakin, yapmadılar o hamleyi. fenerbahçe, ülker iken biz cafe crown takıldık kaç senedir. geçtiğimiz yıl, skandalı bir kenarda tutarsak ilk defa akıllı hamleler gelmişti, cafe crown’dan alınan payla. lig için gayet yeterli yabancılar, bir kaç tane olsalar da iyi yerliler ve rezaletten sonra başa getirilen cem akdağ. güzeldi bunlar. iyi basketbol oynadılar, oynattılar. hiç değilse, parkeye çıktığında izleyicisine keyif veren bir takım vardı. önemli bir iş başarıp, çok zor bir noktadan, ligde kalmayı da başardılar. fakat sonunda yine dağılma eşiğine geldi takım. alıştığımız gibi. simas gitti, evren gitti, cem hoca gitti. istisna olarak, yıllar sonra ilk defa bir yabancı oyuncu üst üste 2 yıl galatasaray’da kalacak; radoslav rancik. yeterli bir hamle değil bu elbette.

üzerinde durulması gereken bir nokta var burada. cem akdağ mevzuu. hiç de hoş olmayan bir ortamda göreve geldi hoca. kimsenin güven duymadığı bir topluluğu, yönetmek, toparlamak, ayağa kaldırmak için getirildi göreve. ona ve takıma inanmayanların sayısı, emin olabiliriz ki oldukça fazlaydı. fakat, bu zor durumda herkesin yapamayacağını yapan, elini taşın değil, kayanın altına sokan adam, herkesi yanıltmaya başladı bir anda. ligden düştü denilen takıma, bir çoklarının oynamadığı basketbolu oynatmayı başardı. öyle bir hal aldı ki sezon sonu, play – off’a kalınamadığı için üzüldü taraftar. sonunda,  insan üzülüyor böyle adam gibi bir adamın takımdan ayrılmasına. oldukça muğlak bir sürecin ardından ayrılması ise çok daha üzücü. keşke böyle bir sonu olmasaydı cem akdağ – galatasaray birlikteliğinin. keşke vefasız damgası yiyen bir takım olarak, haksız çıkartabilseydik onları. yaptıklarını unutmadığımız, emeklerini her daim hatırlayacağımız cem akdağ ile umarım yine bir gün yolu kesişir bu kulübün.

cem akdağ’ın yerine kim gelsin sorusunun iki – üç yanıtı varsa, bir tanesi de oktay mamuti’dir elbette. türkiye’de becerdiği işleri, efes’le kazandığı şampiyonlukları hemen herkes hatırlıyor. takıma katacağı sportif artılardan bahsetmek yersiz olur bu nedenle. asıl mühüm olan, yıllardır beklediğimiz o ‘büyümenin’ ancak bu seviyede bir koçla mümkün olabileceği gerçeğidir. tabi sadece oktay hoca yetmez, sağlam bir yerli rotasyonu, üstüne cımbızla seçilmiş yabancılar getirmek şart. ondan sonrası, yönetimin yapabilecekleri sınırında değil. daha fazlası, bu maddi şartlarda beklenemez onlardan.

bu koç değişikliği, galatasaray cafe crown’ın basketbol zihniyetinde de bir farklılaşmaya yol açacak, gözüken o. avrupa basketbolunda, savunma anlamında üst düzeyde yer alan bir adam mahmuti. geçtiğimiz sezon oynanan hızlı ve skorer basketbol’un, oktay mahmuti ile beraber yerini, deyim yerindeyse ‘taş gibi bir savunma’ya bırakacağını öngörebiliriz. ‘hücum maç, savunma şampiyonluk kazandırır’ mantığına sığınıp daha ilk yıldan çok büyük işler beklemek, haksızlık olur. fakat, böyle bir yola adım atılmışken devamının gelmesi gerekiyor. her yıl yabancılarını değiştiren, sil baştan yapan bir takımın yolu değil burası. bilinçli hareket edersek, kurtulacağız inşallah bu amaçsızlık kostümünden.

son olarak; trabzon’un yaptığı hızlı başlangıç, fenerbahçe ve efes’le adı geçen isimler ve galatasaray’ın oktay mahmuti hamlesi önümüzdeki yıl hakkında ufak ipuçları veriyor. daha çok takımın zirveye oynadığı bir basketbol ligi, şüphesiz herkesin gönlünden geçen.

harry kewell

22 Mayıs 2010, Cumartesi

harry kewell

“my name is harry kewell, kewell from galatasaray. through my football career, i’ve felt many times, i’ve been pushed. they said “it’s over”, they said “he can’t stand up, he can’t play”. i was reborn at galatasaray. i’ve found friendship and happiness at galatasaray. i’ve learnt one thing really well is such a privilege to be a part of galatasaray.”

mehmet topal

13 Mayıs 2010, Perşembe

mehmet topal

inamoto’yla birlikte, florya’ya adım attığında bir çokları için kapalı bir kutuydu mehmet topal. çanakkale’den 1 milyon’a alınmıştı. bu meblağ, ingiltere’den gelen japon çocuğunun değerinin de üstündeydi. ilk başlarda gerets’ten hakettiği şansı bulduğunu söylemek güç. fakat sabırlı çocukmuş, kendini göstereceği güne kadar çalıştı. sonunda linderoth ve ayhan’ın arasından sıyrılıp aldı formayı. bir daha bırakmamak üzere hem de. ardından, hep üzerine koyarak, geliştirdi futbolculuğunu. olması gerektiği gibi, basamak basamak yükseldi topal. bir anda türkiye’nin vieria’sı ilan etmedik allahtan da arda’ya yaptığımız o kötülüğü ona da yapmamış olduk. milli takımla oynadığı euro 2008, onun zirve noktası olurken; tahminim, avrupalı gözlemcilerin radarına yakalanması bu turnuvaya tekabül eder. sonrasında, çok büyük bir sıçrama yapamadı, takımın performansıyla doğru orantılı olarak fakat, avrupa’lıların oyuncu transferi işinde anlık hareket etmediğini düşünürsek, mehmet topal’ın takip edildiği bir gerçekti. iyiyi de kötüyü de tattı sarı kırmızı da. nefis oynadığı da oldu, kendi kalesine gol attığı da. her ne olursa olsun, çok kötü oynasa da, özgüvenini tamamen yitirdiği anlar yaşasa da, mehmet topal hiç bir zaman isteğinden, arzusundan, mücadelesinden, işine saygısından taviz vermedi. bu noktalara çıkmasında ve son yıllarda avrupa’nın önemli takımlarından birisine giden tek türk oyuncu olmasında aslan payı bu mücadeleci ruhunundur. futbola başladığı yıllarda çektiği sıkıntılardan, avrupa’ya uzanan macerasında, galatasaray’da verdiği mücadele ve yansıttığı adam gibi adam duruşuyla, unutulmazlar arasına girdi çoktan. yolun katalunya’dan da geçsin mehmet.

arda turan

27 Nisan 2010, Salı

arda turan 2006

2006 yılı, galatasaray uefa’da mlada boleslav karşısına çıkıyor. tromso faciası yaşamış bir camia, çekinerek bakıyor bu maça da. kadro orhan ak’larla, haspolatlı’larla dolu. ergün’ü, hakan’ı da yaşıyor ve sahadalar. maç 5 – 2 bitiyor ve galatasaray rahat bir oyunla farklı bir skor alıyor. fakat gelecek adına olumlu bir katkısı yok bu skorun. sıradan bir galibiyet. skordan bağımsız, galatasaray’ın ve dahi türk futbolunun dönüm noktalarından birisi galatasaray – boleslav maçı aslında. çünkü arda turan isimli genç oyuncu ilk kez kendini gösterme fırsatı yakalıyor ve attığı iki dahiyane golle, ağızları açık bıraktırıyor. bir önceki yıl manisa’ya kiralık gönderilse de, üstelik fenerbahçe’ye karşı şahane bir oyun oynasa da, bu maç arda’nın deyim yerindeyse ‘vitrin maçı’ oluyor. boleslav’a attığı gol, herhangi bir türk futbolcunun yapabileceğinin çok daha ötesini işaret ediyor. ve arda, o maçtan sonra daha fazla forma şansı buluyor. üzerine koyarak ilerliyor. sağ bek  değil bu çocuk, belli.  beni geride değil, ön tarafta, tehlikeli bölgede oynatın ki, verimli olabileyim diye bağırıyor adeta. o dönem galatasaray’ın başında yer alan gerets de doğru olanı yapıyor ve ön tarafta, solda kullanmaya başlıyor onu. gün geçtikçe, büyümeye başlıyor artık arda turan. ilk 11 hedefine ulaşması bir kenara, milli formayı da sırtına geçiriyor kısa zamanda. ardından, çorap söküğü misali gelişiyor olaylar. her yerde arda turan. galatasaray’da en iyi adam, ulusal takımda en iyi adam. 20′li yaşlarının başında, kolay kolay kimsenin ulaşamayacağı ünvanlara ulaşıyor rahatlıkla. yeteneklerine, olgunluğuna ve sempatik tavırlarına bakınca, bu sürecin gayet doğal olduğu anlaşılabilir.

bugün, galatasaray futbol kulübünün 10 numaralı formasınının ve kaptanlık şerefinin sahibi, arda turan. yaşı ise henüz 23. nereden bakarsanız, önünde bir 10 yıl var ve takımda ulaşabileceği en üst seviyede. spor basınında ve hatta genel manada ülke gündeminde ismi en çok telaffuz edilern adam. onu özel kılan ve galatasaray taraftarının gözünde ilahlaştıran  şey, yeteneklerinin yanı sıra, kulübüne bağlılığı. kale arkasında, hagi’nin attığı gole sevinen top toplayıcı arda, bizzat senin alt yapından yetişmiş arda, artık türkiye’nin en çok konuşulan ve övülen futbolcusu olmuş. daha ne beklersin ki, böyle bir ismi baş tacı yapmak için. beklenmedi de zaten. yıldız statüsünden ötesine, efsane seviyesine yükseldi arda. yönetim de boş durmadı ve 10 numarayı verdiği bu genç adama, yeni metin oktay, bülent korkmaz yakıştırması yaptı.

yönetimin bu hamlesiyle, takımın lideri haline gelen arda, elbette en ufak bir düşüşte baş sorumlu ilan edilecekti. sezona fırtına gibi giren takım, bitirişi yapmak üzere olduğumuz şu günlerde büyük hüsran yaşıyor. avrupa yok, kupa yok ve artık lig de yok. bunun acısı birilerinden çıkarılmalı fikriyle dolaşan kim bilir kaç insan? çattıkları isim de, teknik direktör koltuğunda rijkaard gibi bir isim oturduğundan ötürü, arda turan oldu. takımın formsuzluğu, sistemin tutmayışı, deplasman fobisi ve hatta yerli – yabancı anlaşmazlığı saçmalığı arda turan üzerinden eleştirildi.

arda turan 2010

türk toplumunun hayat felsefesi bu olayın altında yatıyor belki de. iyiyi yücelt, kötüyü yerin dibine gönder. çabuk tüket, kırıntısı dahi kalmasın. arda’yı 20 yaşında metin oktay yap, nispeten sönük kaldığı zaman da gözünü kırpmadan eleştir. işte, ‘türk futbolu’ dediğimiz şeyin temel sorunu da bu değil mi? sezon başında, sabır yemini eden galatasaray’lılar, ilk maçlarda oynanan topa 2000 yılı yakıştırması yapanlar, şimdi bir suçlu aryorlar kendilerini inkar edercesine. ve, o suçlu arda turan gibi gözüküyor.

oysa dünyanın en normal durumudur, bu kadar genç bir oyuncunun hatalar yapması. 23 yaşında, bu kadar büyük sorumluluklar alan kaç kişi var ve bunlardan kaçı hata yapmıyor ki? bırakalım genci, hangi insan hata yapmıyor? elbette kötü oynayacak arda, her maç coşma ihtimali yok. elbette, küsecek, kızacak, sinecek. bazen ağzından küfür kaçar, bazen rakibe kafa atar. bunların savunulacak yanı yok fakat bu hatalarından ders çıkararak büyüyecek bu adam. bu noktayı iyi kavramak gerekiyor. yapılan yıkıcı eleştiriler, malesef kaçırıyor bazı ufak detayları.

her şeyi geri sarıp, ne eksik ne fazla tam olması gerektiği kadar değer verilseydi arda’ya. ilahlaştırılıp ortaya atılmasaydı ve bütün sorumluluklar üzerine yıkılmasaydı bugün çok daha başarılı bir arda izliyor olurduk. en azından, taraftarla yaşadığı sorunları yaşamazdı. henüz, kaybedilmiş hiç bir şey yok aslında. şansını muhtemelen avrupada deneyecek arda turan. umarım çok ama çok daha fazla çalışıp, kendisine bahşedilen yetenekleri yüceltir.