o’nun istediği olur
italya’da sarı kırmızı. bari siz güldürün lan!
edit: lazio’ya öten boru, sampdoria maçında sustu. italya’da da düştü renkler. geçmiş olsun.

italya’da sarı kırmızı. bari siz güldürün lan!
edit: lazio’ya öten boru, sampdoria maçında sustu. italya’da da düştü renkler. geçmiş olsun.

fenerbahçe ve beşiktaş, kadıköy’de kendileri adına belki de sezonun kırılma maçına çıkarken, lider bursa ve takipçi konumuna düşen galatasaray’ın da 90 dakikalığına gözü kulağı şükrü saraçoğlu’ndaydı. fenerbahçe’nin galip gelmesi, bursa’yı, sami yen deplasmanı öncesi sıkıntıya sokmak için yeter de artar nitelikte önem taşıyordu. beşiktaş ise ilk 2 şansını devam ettirmek için çıktı sahaya. ibrahim’in önüne ismail eklemesi, toraman’ı defansın önüne kaydırıp, ibrahim kaş’la sağ tarafı sağlamlaştırma fikri, derbi deplasmanı için pek yadırganmayabilir. fakat, ilk dakikada gelen fenerbahçe golü, denizli’nin düşüncelerini sekteye uğrattı. gol atması gereken taraf konumuna düşmek, ve hatta henüz maçın başında bu durumda kalmak beşiktaşı ne yapacağını bilmez bir hale soktu. bu şok dakikalarında, fenerbahçe bir – iki pozisyon daha yakaladı fakat değerlendiremedi ve maçı erkenden koparma şansını tepmiş oldu. ilk yarı yavaş yavaş düşen tempoyla noktalandı.
ikinci yarı toraman’ı tekrar sağ kanada atan denizli, ortaya inceman’ı aldı ve ernst’ten hücum performansı beklemeyi sürdürdü. bu noktada, tello ve ernst’in gerekli sorumluluğu alamadıklarını söylemek gerekiyor. penaltı pozisyonuna kadar, 6 – 7 dakikalık bir toparlanma süreci geçirdi bjk takımı. bu arada, lugano’nun ceza sahasında elle oynamasını kaçırdı hekem göçek. ardından, fenarbahçe’lileri isyan ettirdiğini düşündüğüm bilica, hiç gereği yokken uğur inceman’a uçarak dalınca, penaltıyı çaldı hakem. hemen ardından; arkeolog edasıyla, ‘toprak kazı işi’ne girdi brezilyalı. şaşırttı mı? tabi ki onu tanıyanları şaşırtmadı. o bi’ kenara, itici davranışlarıyla, tüm rakiplere antipatik gelmeyi başarsa da; inkar edemeyiz, volkan demirel ligin en iyi kalecisi konumunda şu an. bobo tam köşeye vuramamış olabilir, fakat her kalecinin çıkaramayacağı türden bir topu çeldi volkan. maçın kırılma anı da bu oldu. beşiktaş iyice düştü oyundan ve bi’ şekilde 1 – 0 sonuçlandı müsabaka. fenerbahçe gol yememe ritüeline devam etti böylece.
ligin zirvesi iyice ilginçleşti şu sonuçla. bursa lider ve 65 puanda. ikinci sırada fenerbahçe 64 puan, arkasında galatasaray 60 puanda. beşiktaş ise 57′de kaldı ve üst sıralarla arası iyice açılmış gözüküyor. fenerbahçe’nin bu maçı kazandıktan sonra en büyük kozu, bir üstündeki ve bir altındaki takımların birbiriyle oynayacak olmasıdır. haftaya, olası bir bursa galibiyeti, ilk iki şansını ziyadesiyle arttırır fenerbahçe’nin. galatasaray’ın 3 puanı almasıysa, 3 hafta kala liderlik koltuğuna oturtabilir onları. tabi bu olasılıkların hayata geçmesi, fener’in, paşa deplasmanından galip dönmesine bağlı. hülasa, avantaj şu an fenerbahçe’den yana gözüküyor. futbolun güzelliğinin, kestirilemez olmasından geldiğini kabul ediyoruz fakat tecrübe ve istek de çok işe yarar bu dönemlerde.
bursaspor’un bu çıkışını sürdürüp sürdüremeyeceğini önemsiyorum ben açıkçası. sivas’ın yaşadıklarını tekrar etmesinler istiyor insan. ertuğrul sağlam, ayakları yere basan bir takım yarattı her şeyden önce. ardından, giderek daha fazla benimsediler takım olma olgusunu. şu an ulaştıkları yeri, doyum noktası olarak kabul etmezler ve üstüne koyarak ilerlerlerse, önlerinin açık olduğunu söyleyebiliriz. burada, yönetim kurulunun payına da büyük görevler düşüyor. çok istediği, ‘istanbul geleneğini bozma’ yolunda yürüyecekse bursa, sabırlı olmalı. doğru yoldan, doğru dönemece saptılar. bakalım, ulaşılmak istenene ulaşabilecekler mi?

geçen sezon yer aldığı organizasyonların tamamını kazanan, onu son 4 maçtır içerde-dışarda yenen, gezegenin en iyi topçusunu kadrosunda bulunduran ve en iyilerden 2’sinin yer aldığı orta sahalı bir rakip real madrid’inki. kulübü neredeyse 200 milyona transfer yapmış real taraftarının çektiği ızdırabı tahmin edebiliyorum şu anda. şöyle bir ortamda telefonunu kapatacaksın, internete hiç bulaşmayıp, işe-okula en az bir hafta gitmeyeceksin. allah muhafaza, yakalar bir katalan, makaranın en acısını yapar.
clasico’ya bahtsız real madrid taraftarının gözüyle baktıktan sonra, maçın özeline inelim biraz. her iki takım da, oyuncu seçimleri ve oyuncuların mevkileri itibariyle kontrollü bir başlangıcı tercih etmiş gözüküyordu. alves’i öne yollayıp, puyol’la sağ geriyi kapatan guardiola’ya karşı, alonso’nun yanına, marcelo ve gago’yu ekleyerek oldukça savunma ağırlıklı bir orta alan çıkartan pellegrini. burada, önemli bir fark; barcelona orta alanının her şartta, topun kontrolünü elinde tutabilen bir yapıda oynamasıdır. zaten pellegrini de, bu yapıdan ürktüğü için o bölgeyi çok adamla kapatmak istedi muhtemelen. mamafih, xavi’yi durdurmak, hele de messi’ye ara pası atıyorsa; pek mümkün olamıyor. elini kolunu sallaya sallaya, 4 öldürücü top attı adam. 2’sini değerlendirdi ilerdeki arkadaşları ve 2-0 bitti maç. muhtemelen; guardiola, ronaldo’nun sol tarafa kaydırılacağını düşünerek puyol-alves önlemini almış. kadronun genişliği ve birbirine eş değer oyunculardan oluşması böyle anlarda ön plana çıkıyor işte. savunmanın bel kemiği puyol’u, sağ beke çekerken hiç sıkıntı yaşamıyorsun çünkü geride bekleyen, milito ve marquez gibi üst seviye oyuncular var.
van der vaart’ın bu kadar silik bir oyun oynaması, akıllara guti ne diye kenarda oturuyor sorusunu getirdi. iş işten geçtikten sonra dahil olmasaydı oyuna guti haz., real madrid bu denli ezik bir oyuna mecbur kalmayabilirdi. o sahaya adım attığında, barca rakibinin sinir kat sayısını arttıran pas trafiğini abartmaya başlamıştı bile. birbirini tamamlayıcılık özelliği gerçekten muhteşem bu takımın. toure-xavi-iniesta yapısı, iki oyuncunun yokluğuna rağmen, hiç aksamadan işledi. busquets toure’yi, pedro ise iniesta’yı tamamladılar. pedro geçen yıl oynadığı her kulvarda gol atmasıyla adından söz ettirmişti, bu yıl da devam ediyor kritik gollerine. xavi’den aldığı pası soğukkanlılıkla ve çok başarılı bir vuruşla bitirmesi etkileyiciydi.
aylardır beklenen bu maçı kazanan takımın, şampiyonluk kupasına çok yaklaşacağı belli bir durumdu. maç bitti ve rahatlıkla söylemeliyiz ki, barcelona tekrar la liga’nın resmen en büyüğü olmaya çok yakın. deplasmanda, ligdeki belki de tek rakibini yeniyor adamlar, daha ne olsun. ayrıca, geçen yıl iniesta’nın son dakika golüyle kurtardıkları chelsea maçından beri, kendi oyununu kabul ettirebilen takım çıkmadı bunlara karşı. artık 3 ya da 4 gol atmadıkça sansasyonel denmeyecek messi’nin performaslarına herhalde. fakat şaka bi’ yana, 27 golü oldu ligde. toplamda da yanılmıyorsam 40 gol. akıl almaz bir gelişim.xavi’yle beraber oynadıklarını görebilmemiz, onları yakalayabilmemiz ise bizim şansımız olsa gerek.
unutmadan eklemeliyim, nedenini bilmiyorum da barca maçlarında, gol yedikten sonra bu casillas’a zoom yapıyolar ya, acıyorum lan ben herife. öyle, ne ronaldo’suna ne raul’una zerre üzülmüyorum fakat bu iker’e çok içerleniyorum. o, ‘kahretsin yine tutamadık şu baş belalarını’ bakışını attığındandır belki de.
hayattta bazı şeylerden ders almak gerek ya hani; cidden yapmalı insan bunu. mesela, sezonun en önemli maçında kifayetsizce top oynayan takımının oyuncularına, ertesi hafta güvenmemelisin. zira, değişmiyor bazı işler öyle iki günde. odun odundur. aynı, ruhsuzun ruhsuz olduğu ve değişmeyeceği gerçeği gibi kabullenmek lazım onun odunluğunu da. işte en büyük hatayı bu noktada yaptık biz galatasaraylılar bu yıl. çok güvendik, gereksiz anlamlar yükledik yanlış adamlara.
son 10 maçının 7’sini kaybetmiş, ligin dibine demir atmış ve neredeyse 3 pas üst üste yapamayan bir takım sivas. böylesi zayıf bir rakibe karşı puan kaybetmekten daha fazla rahatsız edici bir durum varsa o da, böyle bir rakibe karşı göstere göstere puan kaybetmektir. evet, bağırarak geldi adeta o gol. ve eminim ki, rijkaard da gördü oyunun çok yanlış yönde ilerlediğini, tersi mümkün değil çünkü. fakat elindeki imkanları düşündüğümüzde, müdahale şansının oldukça kısıtlı olduğunu görebiliyoruz. formda olan oyuncuların da kimisi sakat, kimisi cezalıyken, yapılacak bir şey yoktu pek. ha, hiç mi hatası olmadı hocanın. tabi oldu, ligin genelinde olduğu gibi. en başta, oyuncular dakika dakika geriye kaçıyorsa, burada teknik direktörün payı vardır mutlaka. böyle bir direktif vermemiş olsa bile, bu çekilmeyi engellemeliydi rijkaard. bunun gibi örnekler çoğaltılabilir elbette lakin, asıl sorunun rijkaard’da şekillendiğini düşünmek akılsızlık olacaktır.haddini aşmakla, toz kondurmamak arasında ince bir çizgi var rijkaard’ı eleştirme işinde. ayarı iyi tutturamayınca, saçmalamak kaçınılmaz oluyor.
mehmet-barış-mustafa-ayhan orta sahası şaşırtıcı bir kurgu gibi gözükse de, elde kalanların bu adamlardan başkası olmadığı gerçeği çarpıyor yüzümüze. günümüz futbolu, orta sahada başlayıp yine burada biterken, alternatifsiz bir kadro bizi yönetim eleştirisine yöneltir bu sefer de. bi’ essien, bi’ lampard beklemesek de, istikrar açısından lincoln ve elano’dan daha faydalı oyuncular beklenmesi doğal bu ortamda. gerçi hem lincoln, hem elano diğerlerinin arasında abdurrahman çelebi’dir, orası ayrı mevzu.
ligin gerisi, tamamen formaliteden ibaret olacağı için, gelecek sezonun planları öne çekilebilir. en başta, gönderilmesi gereken yerli futbolcularla ilişki kesilir, ardından yabancı seçimi her yıl olduğu gibi daha da özenle yapılır ve orta saha çok kuvvetli bir yapıya büründürülebilirse, başarılı bir yılın ilk adımları atılmış olabilir. aslantepe’de şampiyonlar ligi maçı oynama planları şimdilik yalan olmuş gibi gözükse de, genel anlamda çok olumsuz bir yönetim profilinden bahsedemeyiz. bu nedenle, bir şansı daha gözü kapalı biçimde vermeliyiz adnan polat-rijkaard birlikteliğine.
‘barcelona’yı ben de şampiyon yaparım’cıların, ‘ama bak bi de sparta rotterdam var’cıların giderek çoğalacağını düşünüyorum. her yıl başka bir futbol büyüğünün ülkemize geldiğini zanneden bu skor adamları sevinmiştir muhakkak. öyle ya, futboldan anlamamakla yargıladıkları adamın takımı, havlu atmış gözüküyor lige. fakat atladıkları bir nokta var. galatasaray’ı yöneten adamlar, böyle dev bir ismi getirebilme gücünün yanında; istikarın, başarıyı doğuran faktörlerden birisi olduğu bilincine de sahipler. önünüzde bir yıl var futbol ulemaları. en fazla bir yaz daha konuşturabilirsiniz o gs aleyhtarı kalemlerinizi.
son sözüm de; teşekkürler frank rijkaard. sadece 1 yılda, seni bile yerden yere vurabilecek kadar çapsızların ülkesinde yaşadığımızı hatırladık sayende. dilerim 10 yıl burada kalırsın da az biraz adamlık öğreniriz senden.
eskişehir maçı sayesinde sinirlenmemem gerektiğini anladım galatasaray adına. bu sebeple de trabzonspor maçı etkilemedi hiç beni. tekniğin, taktiğin ötesinde bir şey yani bu olay. yetenekli oyuncun var, gösteremiyor cevherini. mücadele eden, oyun iştahıyla bir yerlere gelebilmiş oyuncun var, koşmaya tenezzül etmiyor. ee, hangi taktik varyasyondan bahsedebiliriz burada? ki suçu topçularda bulmuyorum artık ben. eğer böyle kritik bir maçta, galatasaray forması verilip, sahada görevlendirildiyse bu adamlar, kendilerine inanılıyor demektir. yönetim ışık görmüş almış, hoca beğenmiş oynatıyor. mamafih, adam yeteneksizin önde gideni. veyahut; bırak koşmayı, yürümeye mecali kalmamış. bu, 2 kere 2 =4 kadar net şekilde ortadayken, kusura bakılmasın ama suç onlarda değil, onların orada olmasını sağlayanlardadır. barış’ı zorla mı aldılar takıma. taraftar zoruyla mı 11′de görevlendirildi bu herif. aynı mantık; mustafa, m. topal, gökhan, ayhan için de geçerli. diyeceğim o ki, her yenilgi sonrası bu topçulara yüklenmekle bitmiyor olay. biraz daha genele bakabilmeliyiz artık. galatasaray’a transfer edilen her oyuncunun belli seviyenin üstüne çıkabilecek potansiyelde olması gerektiğini kabul etmeliyiz.
eskişehir maçı telafi edilebilecek bir kayıp olarak gözüküyordu fakat oynanan futbolun hiç iç açıcı olmadığı da gerçekti. burada kastım, şiir gibi top oynamalısınız veya rakibi yarı sahasından çıkartmamalısınız değil. biraz olsun oyunun kontrolünü eline alabilmek, rakibin üzerine kontrollü biçimde gidebilmek arzu ettiğim yapı. eskişehir’de hiç birisini uygulayamadık ve perşembenin gelişi çarşambadan bellidir misali trabzon’da da aynı futbol sergilendi. her iki maçın başında da kaçan goller, ardından yavaş yavaş kontrolün rakibe geçmesi, defansta bireysel hatalar ve yenen ucuz gol. sonra geriden gelmeye çalışan fakat bunu nafile çabalarıyla sonuçlandıramayan bir takım.
bu hüviyette birbirinin benzeri iki maç oynamak ve ikisinde de oldukça gerekli puanlar kaybetmek, şampiyonluk yarışını da etkiliyor haliyle. alttan alta, zirveyi kovalayan bursa, yarın evinde oynayacağı denizli maçını alırsa, en yakın rakibine 5 puan fark atmış olacak. fikstüre bakınca, bursa’nın bir önemli avantajı da haftaya galatasaray ve fenerbahçe’nin ya berabere kalarak birbirlerini engelleyecek olması ya da birisinin yarış dışı kalma ihtimali bulunması. bursa ise istanbul’da, belediye karşısına çıkacak. denizli’yi de yenerlerse, bursa’dan akın olur herhalde olimpiyat stadına. fakat unutmamak gerek, geçen yıl şampiyonluğa koşan sivas’ı koltuğundan indiren takımdı abdullah avcı’nın belediye’si. diğer şampiyonluk adayı beşiktaş’ın da haftaya rakibi eskişehir. puan tablosuna ve gelecek haftanın maçlarına şuradan bakılabilir.
ne keita’nın deplasmanda, içerdekinin neredeyse yarısı kadar oynayamaması, ne saçma sapan hatalardan hiç olmadık goller yenilmesi; rıdvan’ın maç sonuçlarına göre yüz renginin değişmesine rağmen fevkalade, olağanüstü yorumcu sıfatlarıyla ödüllendirilmesi kadar rahatsız edici değil hiç bir şey.
atletico madrid deplasmanı, ardından inönü ve ali sami yen’de tekrar madrid ekibiyle oynanacak maç. uefa avrupa ligi’nde kuralar çekilip, eşleşmeler belli olduğunda herkesin dikkatini bu zorlu maraton çekmişti. galatasaray’ın 3 maçtan da istediği sonuçlarla ayrılmasının, gelecek adına önemi tartışılmazdı, şüphesiz. ve bu süreç, geçen perşembe, vicente calderon’da başladı. çeşitli koşullar gereği, maça forvetsiz bir dizilişle çıkılıyoru. rakibin baskısını ilerleyen dakikalarda kırmayı başaran galatasaray, ilk dakikalarda duran toptan yediği gole keita’yla cevap vererek, eşitliği sağlamayı başarmıştı. ondan sonraki bölümde de rakibine şans tanımayarak istediği sonucu, gollü bir beraberliği cebine koyup, türkiye’ye döndü.
madrid’de alınan gollü beraberliğin sonrasında, inönü stadında, çıkış maçı arayan bir beşiktaş bekliyordu galatasaray’ı. orta sahasının dirençli oyunculardan oluşması, hücum hattında sıkıntı yaşasa da, bir çok forvet oyuncusuna sahip olması ve en başarılı defans adamı ferrari’nin uzun bir sakatlık döneminin ardından geri dönüyor olması, beşiktaşı ön plana çıkartıyordu. galatasaray ise, elinde bulunan forvetlerinin yokluğunda, 3 gün önce zorlu bir deplasmandan dönmenin verebileceği yorgunluk da hesaba katılınca, biraz arka planda kalıyordu, maç öncesi.
maçın başlangıcında ernst-fink ikilisinin kesici özelliklerini kullanması, galatasaray defansının ileri uç elemanlarıyla anlaşmasını engelledi. orta bölgede topu ne tutabildi galatasaray, ne de arda, caner, keita üçlüsü geriye gelip top alıp, pas yapabildi. böyle olunca, savunma geriye yaslanmak durumunda kaldı ve beşiktaş istediği oyunu oynamak için fırsat yakaladı. bu fırsatı, galatasaray’ın sağ kanadına yüklenerek iyi kullandılar. ibrahim’in ekrem’e verdiği desteğin yarısını keita, uğur’a vermeyince, o bölgede siyah-beyazlıların üstünlüğü kaçınılmaz oldu. nobre, kendisine kıyasla biraz kısa kalan emre ve neill’i 1 veya 2 pozisyonda çok zorladı. fakat bu pozisyonlar dışında, defansın ortasında oynayan ikilinin başarılı olduğunu söyleyebiliriz. onlara, caner’den aldığı destekle beraber savunmada yine iyi bir maç çıkaran hakan’ı da eklemek lazım. uğur’a karşı, ekrem’in kurduğu üstünlüğü holosko’nun da kendisine kurmasına izin verseydi hakan balta, beşiktaş golü bulabilirdi büyük ihtimalle ilk devre bitmeden. fakat, gol atamadı beşiktaş ve istediklerini sahaya yansıttığı bir dönemi, boş geçmiş oldu böylece.
ligin genelini hatırlatırcasına, gol bulmayı başaramayan beşiktaş, ikinci devrede farklı bir galatasaray’la karşılaştı. ilk devrenin aksine, daha derli toplu gözüken taraf, sarı-kırmızıydı. elano son dönemlerde olduğu gibi, orta alanda kontrolü eline aldı. pas trafiği, düzenli şekilde arttırıldı ve ileri uç elemanları daha iyi yerlerde daha fazla topla buluşmaya başladı. ekrem’li beşiktaş sol kanadı da etkisini yitirince, oyun dengelendi. ve hatta, oyun galatasaray’ın arzuladığı biçimde ilerlemeye başladı. mustafa denizli de, gidişatın iyi olmadığını düşünmüş olacak ki, nobre-holosko ikilisi, yerini bobo-nihat ikilisine bıraktı. hemen ardından, rijkaard da jo’yu sürdü sahaya. bu değişikliklerden sonra; galatasaray, arda’nın da orta sahaya yaklaşmasıyla ileride daha fazla gözükmeye başladı. sonuca ulaşılması da uzun sürmedi. arda’nın attığı golün hemen ardından sakatlanıp oyuna devam edememesi, oyunun geri kalanı ve hatta skor adına çok mühimdi. devam edebilse, ileride jo ve keita’yla yapacağı ver-kaçlarla 2. golün gelmesini sağlayabilirdi. fakat, bu sezon da baş belası haline gelen sakatlık, kendisini hatırlattı gene. beşiktaş bu dakikadan itibaren, toparlanıp yeniden yüklenmeye başladı. rijkaard, elano’yu da aldı oyundan, son dakikalara girilirken. bilmiyorum, sakatlandı mı? eğer herhangi bir problemi yoksa, keşke diyebiliceğimiz bir durum. elano’nun takdire şayan oyununun tam tersine, geldiğinden bu yana oldukça vasat bir performansla oynayan gio dos santos; gereksiz bir faul yaparak, bir nebze de olsa beşiktaş golüne katkıda bulundu. leo’yu da atlamamak lazım. o da saçmaladı golde.
neticede, iki takım da iki farklı devre oynadı ve beraberlik hiç şaşırtıcı durmuyor. beşiktaş taraftarı, bu kadar coşkulu ve istekli başladığı bir maçı kazanamadığı için üzülürken, hiç değilse beraberliği kurtarıp, yarıştan kopmadığına sevinebilir. galatasaray’lılar ise, başlamadan önce 1 puan verseler şöyle bi’ düşüneceği maçtan yenilmeyerek ayrılıyor olmaktan mutluyken, önde götürdüğü derbiyi, kazanamamaktan ötürü üzgün olabilir. böyle ilginçliklerle geride kaldı bu derbi de. şu an için ligden herhangi bir takımın koptuğunu yahut bir takımın büyük avantaj yakaladığını söylemek güç. yalnız, bu maçla birlikte, ligin sonuna etki edebilecek haftalara girmiş bulunuyoruz. bu haftaları, avrupa macerasıyla beraber ilerletmek, en büyük arzumuz tabi.

maçtan önce tahmin edildiği gibi, ilk dakikadan itibaren sonuca gitmek isteyen bir atletico madrid izledik. şanslıyız ki, defans hattıyla birlikte oyunu bizim yarı sahamıza yıkma konusunda başarılı değillerdi. biz, geriden top çıkarmayı beceremeyip, üstüne bir de ileriye nadiren gelen topları tutamayınca, ellerine büyük bir koz verdik ispanyolların. fakat, onlar da agüero’ya yardım getiremediler. reyes’in bir kaç, kişisel yetenek sonucu yarattığı pozisyon dışında, ne kanat adamlarından, ne de oldukça çekindiğim, şutlarıyla ön plana çıkabilecek diego forlan’dan istedikleri verimi alamadılar. agüero’yu diğerlerinden ayırmak gerek bu noktada tabi. çabukluğunun yanı sıra, oyun zekası da üst düzeyde arjantin’li oyuncunun. servet’e attıkları neyse de neill gibi bir oyuncuya çok kısa mesafede attığı bir çalım vardı, “vay bacaksız” dedirtmedi desek yalan olur hani.
ilk yarının son anlarında orta sahanın kanatdaki elemanlara destek vermesi sonucu yakaladığımız 1-2 pozisyon, bizlere madrid’in de savunma zaafları olduğunu hatırlatıyordu. galatasaray kariyerinin en iyi performanslarından birini çıkaran franco’nun karşısında, genç kaleci de gea da ciddi bir kalecilik sergiledi. güven veren bir yapısı var adamın. sakatlanıp oyunu yarıda bırakmasa, asenjo’nun keita’dan yediği golü, bi’ ihtimal çıkarabileceğini düşünüyorum hatta ben. bu açıdan da, şans bizden yanaydı diyebiliriz. yalnız, biz golü bulmadan önce atletico’nun kurmaya çalıştığı baskının sonuç vermemesinde, en az onların organize olamaması kadar, bizim takımın kademeli biçimde kalesini iyi savunmasının da payı var. hücuma katkı verebilme yetisi olmadığını düşündüğüm hakan b. ve mehmet topal, savunma yönü daha kuvvetli duran uğur ve mustafa iyi becerdiler işlerini. servet’in agüero karşısında biraz sıkıntı çekeceği belliydi. 1-2 pozisyon haricinde iyiydi o da. neill ise soğukkanlı ve akılcı oyunuyla güven vermeye devam ediyor. alıştıkça çok daha önemli işler başaracaktır burada. elano’ya özellikle değinmek gerekir kanısındayım. şu orta sahanın en ağır işçisi elano’dur benim gözümde. top kazanma, oyunu rahatlatma, top tutma, ara pası atma vb. bir çok işi yapmaya başladı son zamanlarda. çoğu görevini de layıkıyla yapıyor. ona lincoln ön yargısıyla yaklaşanlar, şu an pişmandırlar herhalde. tek benzer yanları saç stilleri, başka da ortak paydaları yok; oyuna katkı açısından.
gio’nun silik performansı sonucu neredeyse hiç işlemeyen sol kanattan, gollük ortanın çıkması şans mıdır, kısmet midir yoksa rakibin eksikliği midir? bilmiyorum ama, o orta ve ardından gelen keita’nın golü, belki de bu turla birlikte galatasaray’ın avrupa’da ilerlemesini sağlayacak. çünkü, saha içerisine bakınca umutlu konuşamasak da dışarıdan güzel haberler geliyor, gelmeye devam edecektir. sabri, kewell ve baros’un takıma ‘ha döndü ha dönecek’ hale gelmesi, oyuna direkt biçimde etki eder. bu oyuncular, bu takımın sisteminin en önemli çarklarından. oyuna işlerlik kazandıran, hücumu şekillendiren oyuncular. onların dönmesi demek -iddialı olabilir ama- galatasaray’ın 2 kademe atlayarak farklı bir oyun oynayabilecek olması demek. tabi, bu olasılık sakatlıktan çıkıp, takıma katılacak adamların kaldığı yerden devam etmesi halinde gerçekleşecek.
futboldan anlamadığı savunulan eleştirileri bir kenara bırakırsak, rijkaard’ın tercihlerinin sorgulanması çok garip bir durum değil. elbette şu ana kadar yanlışları olmuştur hocanın. olmaya da devam edecektir. bunları görmek ve doğru biçimde ifade etmek, galatasaray’ın işine bile gelir. eleştiri, yıkıcı olmadığı sürece olumlu bir kavram neticede. kişisel olmayan, tamamen akılcı ve mantıklı eleştiriler görmek güzel de şu bel atına vuran kasıtlı haberler ve dedikodular can sıkıcı olabiliyor. son olarak; maçtaki caner-gio değişikliğine, gio’nun verimsizliği değil, caner’in moral bozukluğu sebebiyle takıma verdiği/vereceği zarar yönünden bakılması gerekir diye düşünüyorum. fakat bu değişikliğin konuşulmasında herhangi bir olumsuzluk da görmüyorum. yeter ki, böyle olsun rijkaard’a yapılan eleştiriler.
maradona’nın ingilizlere attığı golün benzerini kupada getafe’ye atmıştı lionel messi. tarihe geçen o golden sonra, dikkat ediyorum neredeyse her getafe maçında en az bir tane atıyor bücür. dün nou camp’ta oynanan lig maçında da attı bir tane gol. hem de ne gol. cephe kamerasından izleyince anlaşılıyor vuruşun muhteşemliği.
euro 2012 kuraları çekildi. türkiye, a grubunda almanya, avusturya, belçika, kazakistan ve azerbaycan ile beraber mücadele edecek. ilk bakışta, gurbetçilerin yoğun olduğu ülkelerle eşleşmiş olmamız dikkat çekiyor. anket yapılsa, almanya, avusturya, belçika çıkardı herhalde. almanya’nın ağır favori olduğunu düşünürsek, 2.’lik için yarışacağımız avusturya ve belçika’ya karşı seyirci avantajımız olduğu bir gerçek. yalnız büyük bir sorunumuz var. henüz bir teknik adamımız yok. maçlar 2010 eylül’de başlayacak. en kısa zamanda bulunacağı konumu hakeden, tecrübeli bir hocayla anlaşılması gerekiyor.
tüm gruplara şuradan bakabilirsiniz. ispanya’ya, nispeten zor takımlar çıkmış. fransa ve romanya yine aynı gruptalar. yine demişken, norveç ve danimarka’nın h’de birlikte yer aldıklarını ekleyelim. portekiz var yanlarında da. c’de italya sırbistan, e’de hollanda isveç çekişmeli geçmesi muhtemel kuralar gibi duruyor.
gökhan ünal ve mehmet topuz üzerinde oynadıkları saçma oyunlarla ön plana çıkmıştı kayserispor yönetimi ve futbol dehası! süleyman hurma. satmayacağız diye açıklamalar yapıp, abartarak reklam falan yayınlatmışlardı. sonra ne oldu? her iki oyuncu da -bana göre- değerlerinin üstünde paralara satıldı, aynı ligde yer aldıkları takımlara. haklarını verelim, iyi propaganda yaptılar o dönem. bu kadar telaffuz edilmese bu oyuncuların isimleri, kim verirdi bu kadar parayı, kimse tabi ki. işte bu olaylar, kayserispor yöneticilerinin futbola bakış açısını az-çok yansıtıyordu aslında. teknik adam konusunda gayet başarılı şekilde istikrarlı davranan kişilerin bu tarz kurnazlıklara başvurması şaşırtıcıydı. ta ki, ali turan’ın galatasaray’la transfer münasebeti ortaya çıkana dek. sözleşmesinin bitimine 6 ay kala, ali’nin galatasaray’la görüşmesinin hukuki açıdan bir sakıncası yok. bu, açık bir kural olmasına rağmen, hem takım kaptanı ali’ye hem galatasaray kulübüne zorluk çıkardı kayserililer. takım kaptanını rakibine bırakmak istememesi, anlaşılır bir durum. lakin, rakibini oyuncu ayartmakla suçlamak ve oyuncuyu kadro dışı bırakmak ne derece doğru, o tartışılır. kural, sözleşme bitimine 6 ay kala istediğin oyuncuyla transfer görüşmesi yapabilirsin diyorsa, ne ayartmasından bahsediliyor burada, anlamıyorum. sözleşmesi bitiyorsa, git messi’yle de görüş, ne var bunda? tutup da, işi namus davası konumuna getirmenin manası yok. bu konuda takındıkları tavır, hiç hoş olmayan bir üslupla birleşince oldukça antipatik bir hal aldı durum. resmi site üzerinden yapılan açıklamalar, tv programlarına çıkılıp çeşitli şovlar yapılması vs. bu kadar üst seviyede mücadele eden bir takımın yönetimine yakışmadı diye düşünürken, dün resmi siteden yaptıkları açıklamada galatasaray başkanının hakkını ve haddini sorgulamaları son nokta oldu. ali turan’la görüştüğü için galatasaray’la olan ilişkilerini bu noktaya getirmeleri hakikaten komik kaçıyor. süleyman bey, futbolcuyu mal olarak mı görüyor yoksa hakikaten bu işten anlamıyor mu, çok merak ediyorum. sadece türk futbolunun değil, genel anlamda “futbol”un, bu anlayıştakı yöneticilerden kurtulması ümidiyle.

neill ve jo. yine, ingiltere pirömiyer lig görmüş oyuncu tercihleri galatasaray’dan. işin en güzel yanı; “içi çoktan geçmiş, katar uçağına binecekken bir yanlışlık sonucu türkiye’ye, oradan da ayıp olmasın diye florya’ya gelen vasat yabancı oyuncu” döneminden, “tüm avrupa’da isim yapmış, istanbul uçağının yakınından geçmesi mümkün görünmeyen, adından ‘ah keşke’ iç geçirmeleriyle bahsedilen yabancı” dönemine geçişin, inanılamayacak kadar kısa bir dönemde gerçekleşmesi. bu dönemin olayı ise tamamen plan ve program işi. ne idüğü belirsiz, kafasına göre oyuncu alan bir zihniyet ne zaman yerini ileriyi düşünen, futbolun sistem işi olduğunu bilen kişilere bıraktı, o zaman ufku açıldı galatasaray’ın. avrupa’daki uç örnekler, chelsea ya da manchester city gibi bir “nereden nereye” hikayesi değil bu üstelik. oradaki mevzu, bir kodamanın isim kurtarma amacıyla çat kapı ortaya çıkması ve takımı geçici bir rüya alemine sürüklemesi. oysa ki, bizimkiler hep sonrasını da düşünerek hareket ediyorlar. elimize para geçti, hadi gidip yıldız oyuncu alalım kaygısı yok. bunun en iyi kanıtı, gelen her oyuncunun ve rijkaard’ın istisnasız biçimde, kendilerine anlatılan projelerden bahsetmesi.
neill’ı anlatmaya başlarken verilmesi gereken en önemli detay sanırım, 15 yıldır ingiltere’de oynaması olacaktır. millwall, blackburn, west ham ve en son kısa bir süre everton. bu takımların, özellikle de blackburn’un önemli bir parçasıydı neill. sahadaki yerini tanımlamak gerekirse, genel olarak kariyerine bakarak stoper bek sonucunu çıkartabiliriz. işin savunma yönünü ziyadesiyle becerirken, aynı zamanda hücuma çıkıp etkili olan bir stoper bek. ondan, popescu kadar başarılı top tekniği bekleyemeyiz, sabri gibi hızlı olmasını beklemek de saçmalık olacaktır. fakat, savunmadaki uyum eksikliği konusunda takıma yardımcı olacağından şüphem yok. tecrübeyi kastediyorum. üst seviyede senelerce görev yapmış bir savunmacı, mutlaka kazanımlarını aktaracaktır diğerlerine de. tekrarlıyayım, çok daha ötede şeyler ummuyorum neill’den. sağlam savunma yapsın, kewell gibi beyefendiliğiyle gençlere etkisi olsun yeter. lazım bir adamdı velhasıl-ı kelam.
gelelim jo alves de assis silva’ya. rusya’da, cska moskova formasıyla, daniel carvalho ve mavi kafa wagner love ile beraber tanımıştım onu. moskova temsilcisine sempati duymamın sebebi 3 adamdan birisiydi, bonus kafalı. takımın en hızlısı, penaltı atanı, ara ara frikikten gol atanı, bitiricisi; kısacası çok önemli bir parçasıydı. milli takımda da şans verildi jo’ya. hatırlatalım, oynama şansı bulduğu milli takım brezilya. 87 doğumlu bir oyuncu olarak, herkesin yakalayamadığı bir başarıyı çok genç yaşta yakaladı. ilk milli maçı da ilginçtir, türkiye’ye karşı. cska moskova’da gösterdiği performansın onu avrupada daha ön planda bir takıma taşıyacağı kaçınılmazdı, nitekim öyle de oldu. manchester city, 18 milyon pound’a jo’yu kadrosuna kattı. mark hughes’la, aynı elano gibi sorun yaşaması, kiralık olarak everon’a yollanmasına neden oldu milyonluk adamın. geçen yılı goodison park’ta tamamladı. bu yılı da, türkiye’ ye gelene dek, orada geçirdi.
cska’da hayran hayran izlediğim bu ince adamı, hiç düşünmemiştim tuttuğum takım formasıyla. istatistiğe itibar eden de var, etmeyen de. ben vereyim istatistiği, gerisi size kalmış: corinthias 54 maç 23 gol, cska moskova: 78 maç 44 gol, m.city 9 maç 1 gol, everton 22 maç 7 gol. izlemişsindir; sonrası futbol zevkine kalmış, beğenirsin beğenmezsin. fakat istatistik bilgilerini açıp, hiç maçını izlememişken, “ingilterede şu kadar maçta şu kadar gol atmış, beğenmedim ben bunu, bu da kim böyle?” seviyesizliğinde yorum yaparsan, ciddiye alınmazsın pek.
jo transferinin tek kafa karıştırıcı yanı, avrupa ligi’nde oynatılamayacak olması. yalnızca lig’de faydalanılabilecek bir oyuncu. buradan çıkarılabilecek sonuçlar; gelecek yıl aslantepe’de mutlaka şampiyonlar ligi maçları oynamak istiyor yönetim. ayrıca, başka bir forvet transferi daha görürsek şaşırmayalım.
esat yılmaer’in chicago röportajı sonrasında gelen en kafası güzel yazılardan birisi, beklenildiği gibi hürriyet’ten. haberin konusu kısaca; messi’yle ödül töreninde tanışan, moldovanın kuzeninin karısı yasemin pelosi’nin, arjantin’liye arda hakkında sorduğu sorular ve aldığı yanıtlar. bi’ taraflarından uydurdukları haberi bitirirken iki oyuncuyu kıyaslayarak da, kendilerince kurnazlık yapmaya çalışıyor damadın adamları. yiyen var tabi bu çakallığı, mal dolu çünkü ülkede. haberin yorum kısmına bakınca anlayabiliyoruz durumu. şaka maka, yaratıcılıkta sınırları zorladıkları için teşekkür etmek gerek kendilerine. hiç değilse, kim kuş kadar zekaya sahip kim normal, belli oluyor sayelerinde.
cemal için frankfurt’a gidecek diye haber yapmış milliyet. cemal gitsin, dönmesin türkiye’ye isterim. hem galatasaray için hem kendisi için daha iyisi bu olacaktır. yönetici ve teknik ekip düzeyinde herkesi cezalandırmıştı kulüp, cemal’i affedip ileride tekrar takıma çağırmazlar umarım, bundan korkuyorum en çok. yapılan saçmalıktan sonra, küme düşsek üzülmem diye düşünürken, tüm adı olaya karışanların takımdan uzaklaştırılması ve geride kalan oyuncuların verdiği olağanüstü mücadele, beni umutlandırdı. rancik, jasaitis büyük keyif tbl için.
son zamanlarda sıkça bahsedilen haberlerden birisi de bahis skandalı. geniş kapsamlı bir inceleme başlatıldı, almanlar dinledi ve türkiye’de de karanlık işler döndüğü belgelendi. bi’ dönem galatasaray’ın da denediği, muz ortacı, kayserispor’lu bilal aziz’in ismi , telefon kayıtları aracılığıyla şike iddiasında yer aldı. milliyet’in haberinde görüşmelerin detayı da yer alıyor ve federasyonun kayseri-eskişehir maçını incelemeyi aldığı söyleniyor. benim şaşırdığım durum; iddia’da, bilal ve 3 ismi bilinmeyen kayserisporlu oyuncunun eskişehir maçı için bahis çetesiyle takımlarının yenilmesi için anlaştığı ve bunu başaramadıkları yer alıyor. hatta bu olaydan sonra bilal’e çatıyor çete ve ölümle tehtid ediyor. oldukça ilginç bir senaryoymuş. gün itibariyle bilal’in lisansı kayserispor tarafından askıya alınmış. bakalım önümüzdeki günlerde bu konu hakkında nasıl gelişmeler yaşanacak?
nba’de yılın aptalı oylaması yapsak, açık ara 1.’liğe giderdi herhalde arenas. silah muhabbetine, koca 1 yılı, buna bağlı olarak belki de nba macerasını kendisi yedi bitirdi. çıktı, şaka yaptım dedi, sıvadı bir de. o şakayı affetmiyorlar oralarda tabi. işin içine fbi girdi, başı iyice derde girdi zero’nun. bu noktadan sonra wizards’ın, kontrarını feshedebilme şansı, sponsorlarının geri çekilme düşünceleri, stern’ün prestij hesapları derken paraşütsüz düşüşe geçebilir arenas. olayın diğer tarafı crittenton da masum değil gibi duruyor. o da, nasibini alabilir ağır cezalardan.
cm 01-02′lerde kalmış bir sahte menajer olarak söylüyorum, fm 2010 güzel oyun arkadaş! karışık ve gereksiz ayrıntılarla doldurulmuş fm serisinden haz etmedim bugüne kadar. gerçi açıp oynamışlığım da yoktu pek. fakat 2010 önyargımı kırdı desem pek yanlış olmaz hani. normal şartlarda, 1-2 saate çözüyorsunuz oynanışı ve alışıyorsunuz. yepisyeni kadrolar, transfer bütçesini ilhan cavcav’dan az tutan yönetimler ve keşfedilmeyi bekleyen genç topçular. kısalistende, en az 30 genç olmalı, hacı.
raikkonen’i severdim f1′de. onu desteklerdim. bu yüzden mclaren mercedes’i tutuyordum. rakibi olduğu için ferrari’yi pek sevmiyordum. ferrari pilotu olduğu için schumaer her ne kadar efsane olsa da esas adamım değildi. sonra işler değişti, schumaer bıraktı, raikkonen ferrari’ye geçti, şampiyon oldu. sevindik, ettik. ardından raikkonen bıraktı, schumaer mercedes’le pistlere geri döndü. ee,nasıl iş lan bu? ne anladım bu işten ben. gidip, takuma sato’cu olucam.
twitter’da, atletico madrid’i çeksek kurada güzel olur demiştim. içim temiz, gidip çektik adamları. temennimden de anlayacağınız üzre, umutluyum bu kuradan ben. nedenlerinden bahsedeyim hemen. en başta savunmada büyük sıkıntılar yaşayan bir takım. akıllarına hemen servet-zan ikilisine karşı agüero-forlan ikilisini getirenler bir de ujfalusi’yi, perea’yı düşünsünler baros-keita-kewell-arda-elano hücum hattına karşı. ligde, hoca değişikliğine rağmen, istediği başarıya henüz ulaşmış değil madrid ekibi. 14. sırada yer alıyorlar 14. hafta itibarıyla. flores’in gelmesi de değiştirememiş gözüküyor kötü gidişi. şampiyonlar ligi’nden geldiler buraya fakat hiç galibiyetleri yok. 3 beraberlik aldılar yalnızca ve deplasmanda attıkları fazla gol sayesinde avrupa ligi’ne zar zor kapak attılar. 2 yıldır istikrarlı biçimde avrupa arenasında önemli maçlar çıkaran galatasaray karşısında hiç de iyi bir istatistik gibi durmuyor bu hallleri. en büyük avantajları, kun agüero şüphesiz. değil madrid’in, ispanya’nın hatta ve hatta avrupa’nın en tehlikeli forvet oyuncularından birisi, genç tangocu. devre arasında chelsea’ye transferi gerçekleşirse, bir adım daha öne çıkarız bu eşleşmede. her şey bir kenara, savunmasıyla ön plana çıkan ve geride iyi organize olan bir takım, madrid’den çok daha fazla zorlayabilirdi galatasaray’ı. flores’in benfica’sını geçmiştik geçen yıl, bu kez madrid’ini geçmek diliğiyle diyorum. en büyük çekincem maç programı. iki madrid maçının arasında inönü’de beşiktaş karşısına çıkacağız. olabilecek en zor fikstür budur belki de.
sturm graz’a karşı şansımızın tutmadığı bir maç daha geride kaldı. yenemiyoruz bir türlü adamları, ilk maçta sami yen’de aldıkları 1 puan grupta hanelerine yazılan tek puandı. bugünkü maça gelene dek başka da olumlu bir şey yapamamışlardı. bükreş ve pana’ya mağlup olmuşlardı. tek galibiyetlerini de biz hediye etmiş olduk 1-0′lık skorla. hediye diyorum çünkü; galatasaray’ın ‘yedek-yerli-azşansbulan-genç-formsuz-sakatlıktanyeniçıkan’ karışımı kadrosu görülmemiş bir isteksizlik ve vurdumduymazlık içerisindeydi. yetenekleriyle ön plana çıkan keita’yı ayır, geri kalan hiç kimse kazanmak için oynamadı. hani var ya her maça kazanmak için çıkıyoruz muhabbeti, onu yalanladılar işte bugün bu topçular. sonuçta bunun zararını kendileri görecek, takımın kaybettiği en fazla namağlup ünvanı olur. fakat alpaslan, aydın, diğerlerine göre fazla şans bulsa da barış, ayhan gibi oyuncular kötü oynayıp artı olarak sahada ruh görevi üstlenmeleri sebebiyle hocaları rijkaard’ın yüzünü kara çıkardılar. ben olsam formanın kokusunu unuttururum bu topçulara da, rijkaard’ın insaflı bir adam olduğunu biliyoruz. benim takıldığım olay, mağlubiyet değil. sonuçta futbol bu, her şeyi beklemek gerek. çok iyi oynayıp mağlup da olabilirsin. fakat isteksiz oynamaya, koşmamaya yahut sorumluluk almaktan çekinmeye bir kılıf uyduramazsın.
bu maçın en iyi yanı, formalite maçı olmasıydı. sonuçta yedekten gelecek adamlar bunlar. herhangi bir sakatlıkta ya da cezada bunlar oynayacak. pekala, eksiklerin fazla olduğu, bu maçın kadrosuna yakın kadroyla çıkabileceğimiz bir lig maçı da olabilir ileride. o yüzden sinirleniyorum bu oyuncuların kendilerini hazır tutmamalarına. orta sahada topal cezalı olsa kim oynayacak büyük ihtimal ayhan, ya da sarp yokken kim oynar; barış. bu ayhan mı doldurabilecek allah aşıkna topal’ın yerini? barış öldürücü geri paslarıyla mı ulaşacak sarp’ın tempolu oyununa? çok zor elbette. alternatif oluşturamıyorsa bu oyuncular, onların yerine de transfer döneminde farklı oyuncular düşünülebilir. ne olursa olsun, takası seven bir takımız ve takasta kullanabileceğimiz halen ligin vasat üstü tanımına uyan oyuncularından bazıları bizim kadromuzda. ara transfer döneminde yapılan hamleler pek tutmaz fakat yerinde yapılan bir transfer de etkisini direkt olarak gösterir. akılcı 1-2 transfer hamlesi -takas yoluyla gerçekleşirse 2 kat iyi olur- dengeleri olumlu yönde bozabilir lig yarışında bizim adımıza.

puan kaybını hakeme bağlamak adetim değildir hiç. saçmalık olarak görürüm hatta çokça. fakat hüseyin göçek’in galatasaray-ibb maçının son 10-15 dakikasında gösterdiği performans beni dahi çileden çıkardı. her şey kabulüm; atmamız gerekiyordu 2′yi, topu da daha akıllı çevirip süreyi iyi kullanmamız lazımdı. fakat gözünün önünde kornere çıkan topa aut kararı vermek, çok açık biçimde temiz bi’ top çalmaya faul vermek, üzgünüm, art niyet aramak için yeter de artar bile. hüseyin göçek sezon sonua kadar dinlendirilir mi, hakemliği bırakır mı bilemem de bir daha herhangi bir futbol müsabakasında görmek istemem açıkçası bu adamı ben. taraftarlıkla yahut taraf olmakla alakası yok bu durumun, iyi-kötü futbolla da alakalı değil. hakemin hatayı bırak, kıyım yapması istediğin kadar objektif ol, tepki göstereceğin ve sinir kat sayısını artıran bir durum. elle, kolla gol yemek, ofsayttan gol yemek ya da ne biliyim alakasız bir penaltıdan gol yemek futbolun içinde sayılabilir. lakin, gözünün önünde çok net biçimde sonucunu gördüğün pozisyonu tam tersi kararla açıklamak acizliktir ve art niyet aramayı gerektiriyor bu tutum. bu nedenle puan kaybını şans-hakemkatkısı-futbolcu hatası üçgeninde açıklayabiliriz.
son dakikada atılan golle sonucu belirlenen bir maç oldu. bu yüzden daha fazla olacaktır acısı. 80 dakika rakip bizim kaleye doğru dürüst gelememişken, hiç de iyi olmadı bu kayıp. yine de topun yuvarlaklığını hesaba katıp sonuç üzerinde değil, oynanan futbol üzerinde durmak istiyorum. hücum gücü her geçen hafta azalarak, temposu düşen ve gol pozisyonu sıkıntısı yaşayan bir takım oluvermiştik fenerbahçe maçından sonra. hem fiziksel hem psikolojik açıdan yıpranarak çıktığımız bir maçtı o ve götürüleri oldukça fazlaydı. o maçtan sonra hep ağır-aksak ilerlemeye çalıştık. ileri uç elemanları -kewell dışında- istikrarlı bir performans yönünden zayıf kaldılar. her maçı üst biten takım bir anda 2 farkı yakalayamayan hatta 2 gol atamayan bir takım haline geldi. orta sahada rijkaard’ın aradığı tarz bir adamın olmaması ve kazanma alışkanlığının yitirilmiş olması bu sonucun doğmasında etkiliydi. çok atıp, çok yiyen bir takım değildi artık galatasaray fakat artık gol atma konusunda ciddi sıkıntıları vardı. bu kadar güçlü bir kadronun nonda dışında alternatif bir forvetinin olmaması yönetime kadar götürür eleştiriyi, çok problem yaşandı çünkü bu sebeple. baros’un yokluğunda nonda o kadar silik bir görüntü çizdi ki, hoca bir maçta arda’yı forvet mevkisinde kullanmayı tercih etti. keita’nın cezalı olduğu maçlarda, sabri’yle yakaladığı uyumun bozulması yine puankayıplarının yaşandığı sürecin önemli nedenlerinden birisi oldu. kewell ve nonda’nın yedekten gelecek adam olmaması yüzünden dinlenememesi, arda’nın top yapma konusunda yalnız kalması ve elano’nun açıkça gözüken zaman ihtiyacı. ibb maçına dek bu tarz sıkıntılar yaşandı. fakat, bugün her açıdan mükemmele yakın bir galatasaray izledik diyebilirim. en başta, o heyecanı, isteği geri gelmişti oyuncuların. önde basan, birbiriyle yardımlaşan, gol atmak için fazlasıyla iştahlı bir görüntü çizdi takım. sabri’nin yokluğunda şans bulan uğur’un bazı ortaları isabetsiz olsa da, çok kez çizgiye inip pozisyon üretmeye çalışması sevindiriciydi. kewell her zamanki gibi tecrübesi ve arzusuyla etkili olmaya çalıştı. arda kenarda, aynı pana maçındaki gibi çok iyi top kullandı. ortada elano oldukça fazla sayıda, uzun ve adrese teslim paslar attı, temposu da diğer maçlara nazaran yüksekti. önceki maçlarda; keita’nın yokluğunda, onun çizgiden taşıdığı topları fazlasıyla arıyordu takım, belki de en önemlisi keita’ya ihtiyaç duyulmadı bu maç. hücumda özellikle 2. yarı pozisyon üretme noktasında çeşitlilik vardı. arda’nın ayaklarına bakan bir takım değil, sağdan soldan bindiren bir takım izledik.
son 10 dakikayı ayrı tutuyorum, hüseyin sağolsun. taraftarla inatlaşırcasına, gördüğünü inkar eden bu adam, 80 dakika oynanan topu boşa çıkardı. taraftar tepki gösterdikçe, saçmaladı hakem. büyük takımın sahasında, rakip takımı ezdirmem havasına girdi, pislediğini sıvamış oldu böylece. yanlış görmedi, gördüğünü inkar etti; buradan anlayabilirsiniz demek istediğimi. son dakikalarda topla oynama yüzdesini kanıt gösterip, ibb’nin golü hakettiğini söyleyenler yanılıyor. hakem olayı çığırından çıkarmasaydı, topa o kadar hakim olamayacaktı ibb. uzun süredir bu kadar taraflı bir yönetim görmemiştim, sağolasın h. göçek. ne olursa olsun, galiptir bu yolda mağlup felsefesine getirmek istiyorum olayı. iyi oynadıkları bir maçtan sonra, hakettiklerini alamamak, topçuları kendine getirip bundan sonra daha yürekli oynamaya, işini garantiye almaya sevkedecek umarım. bu maç üzerinden rijkaard’a giydirmeye çalışanlar olacaktır mutlaka basında veya nette. onlara yapılabilecek hiç bir şey yok, akıl fikir edinmeleri için dua etmekten başka.

milli takımımız gruptan çıkamadığı için bu uluslararası futbol haftasını hazırlık maçı da yapmadan boş geçiyoruz. biz pas geçsek de önemli karşılaşmalar vardı bugün. avrupa’dan dünya kupasına katılmak için mücadele eden portekiz, bosna’yı 1-0, deplasmanda fransa, irlanda’yı 1-0 ve rusya slovenya’yı 2-1 mağlup etti. yunanistan’la ukrayna da 0-0 berabere kaldı. fransa işi şimdiden bitirmiş gözüküyor. onun dışında diğer 3 maçın sonucunu kestirmek hayli güç olacaktır. bosna sahasında kesin kök söktürür portekizlilere. gönlüm de onlardan yana açıkça. portekiz’in elenmesi, ronaldo’yu finallerde göremeyeceğimiz anlamına gelse de, bosna orada olmayı hak ediyor bana kalırsa. rusya ve ukrayna da finallere gider yönünde kullanıyorum tahminimi.
bizim buralarda hüseyin çimşir muamelesi gören elano, brezilya’nın ingiltere’yi 1-0 yendiği hazırlık maçında golü atan nilmar’a asisti yapan adamdı. buralarda şaşırılıyor elano’nun milli kadroya dahil edilmesi, oysa ki o şaşıranların tamamına yakını brezilya milli takımıyla tanımıştır elano’yu. neden yadırgıyorlar, ben de onu anlamıyorum. bir de alex milli takımda yokken, elano nasıl çağrılır? mantığıyla dunga’ya giydirenler var ki; onlar bambaşka işte. neyse .)
afrika elemelerinde kamerun fas’ı 2-0 yendi, eto’o dünya kupasına gidiyor. favorim gabon’du benim, kamerun çıkınca 1. gruptan, onlar elenmiş oldular. bi dahaki sefere inşallah gabon. nijerya, gana ve keita’lı fil dişi sahilleri afrika’dan dünya kupasına giden diğer takımlar. cezayir ve mısır, kazandıkları maç, attıkları ve yedikleri gol sayısı dolayısıyla puanları aynı olunca ekstra bir maç oynayacaklar. kazanan dünya kupası biletini kapacak. bunların dışında önceden garantileyip, rahat rahat hazırlık maçı yapanlar da var. ispanya 2-1 arjantin. italya 0-0 hollanda. slovakya 1-0 amerika.