sakin

14.04.2010

normal sezon ödülleri 2010

14.04.2010

nba’de normal sezon tamamlanmak üzere. play-off’lar başlamadan, birbiriyle eşleşen takımlar hakkında bir yazı yazma  niyetindeyim. ondan önce sezon ödülleri var, unutmadan. işin bencesi;

yılın koçu: mcmillan

yılın oyuncusu: lebron her daim

yılın savunmacısı: howard

yılın çaylağı: tyreke evans ama curry az biraz da

yılın 6. adamı: jamal crawford

mip: aaron brooks iyi topçu

bir kaç ödül de kendimiz ekleyecek olursak; yılın malını arenas’a vermekten onur duyarken, yılın balonu ünvanını hido’ya üzülerek teslim ediyorum.  su gibi akıp giden 2010′un babayarosu roketler, bahtsızı ise portland’tır. en yalan olan ‘big three’ boston’da, en yarasa avcısı da spurs’tedir. peki en iyi poster? evet, evet anderson varejao.)

la liga burada biter

11.04.2010

messi

geçen sezon yer aldığı organizasyonların tamamını kazanan, onu son 4 maçtır içerde-dışarda yenen, gezegenin en iyi topçusunu kadrosunda bulunduran ve en iyilerden 2’sinin yer aldığı orta sahalı bir rakip real madrid’inki. kulübü neredeyse 200 milyona transfer yapmış real taraftarının çektiği ızdırabı tahmin edebiliyorum şu anda. şöyle bir ortamda telefonunu kapatacaksın, internete hiç bulaşmayıp, işe-okula en az bir hafta gitmeyeceksin. allah muhafaza, yakalar bir katalan, makaranın en acısını yapar.

clasico’ya bahtsız real madrid taraftarının gözüyle baktıktan sonra, maçın özeline inelim biraz. her iki takım da, oyuncu seçimleri ve oyuncuların mevkileri itibariyle kontrollü bir başlangıcı tercih etmiş gözüküyordu. alves’i öne yollayıp, puyol’la sağ geriyi kapatan guardiola’ya karşı, alonso’nun yanına, marcelo ve gago’yu ekleyerek oldukça savunma ağırlıklı bir orta alan çıkartan pellegrini. burada, önemli bir fark; barcelona orta alanının her şartta, topun kontrolünü elinde tutabilen bir yapıda oynamasıdır. zaten pellegrini de, bu yapıdan ürktüğü için o bölgeyi çok adamla kapatmak istedi muhtemelen. mamafih, xavi’yi durdurmak, hele de messi’ye ara pası atıyorsa; pek mümkün olamıyor. elini kolunu sallaya sallaya, 4 öldürücü top attı adam. 2’sini değerlendirdi ilerdeki arkadaşları ve 2-0 bitti maç. muhtemelen; guardiola, ronaldo’nun sol tarafa kaydırılacağını düşünerek puyol-alves önlemini almış. kadronun genişliği ve birbirine eş değer oyunculardan oluşması böyle anlarda ön plana çıkıyor işte. savunmanın bel kemiği puyol’u, sağ beke çekerken hiç sıkıntı yaşamıyorsun çünkü geride bekleyen, milito ve marquez gibi üst seviye oyuncular var.

van der vaart’ın bu kadar silik bir oyun oynaması, akıllara guti ne diye kenarda oturuyor sorusunu getirdi. iş işten geçtikten sonra dahil olmasaydı oyuna guti haz., real madrid bu denli ezik bir oyuna mecbur kalmayabilirdi. o sahaya adım attığında, barca rakibinin sinir kat sayısını arttıran pas trafiğini abartmaya başlamıştı bile. birbirini tamamlayıcılık özelliği gerçekten muhteşem bu takımın. toure-xavi-iniesta yapısı, iki oyuncunun yokluğuna rağmen, hiç aksamadan işledi. busquets toure’yi, pedro ise iniesta’yı tamamladılar. pedro geçen yıl oynadığı her kulvarda gol atmasıyla adından söz ettirmişti, bu yıl da devam ediyor kritik gollerine. xavi’den aldığı pası soğukkanlılıkla ve çok başarılı bir vuruşla bitirmesi etkileyiciydi.

aylardır beklenen bu maçı kazanan takımın, şampiyonluk kupasına çok yaklaşacağı belli bir durumdu. maç bitti ve rahatlıkla söylemeliyiz ki, barcelona tekrar la liga’nın resmen en büyüğü olmaya çok yakın. deplasmanda, ligdeki belki de tek rakibini yeniyor adamlar, daha ne olsun. ayrıca, geçen yıl iniesta’nın son dakika golüyle kurtardıkları chelsea maçından beri, kendi oyununu kabul ettirebilen takım çıkmadı bunlara karşı. artık 3 ya da 4 gol atmadıkça sansasyonel denmeyecek messi’nin performaslarına herhalde. fakat şaka bi’ yana, 27 golü oldu ligde. toplamda da yanılmıyorsam 40 gol. akıl almaz bir gelişim.xavi’yle beraber oynadıklarını görebilmemiz, onları yakalayabilmemiz ise bizim şansımız olsa gerek.

unutmadan eklemeliyim, nedenini bilmiyorum da barca maçlarında, gol yedikten sonra bu casillas’a zoom yapıyolar ya, acıyorum lan ben herife. öyle, ne ronaldo’suna ne raul’una zerre üzülmüyorum fakat bu iker’e çok içerleniyorum. o, ‘kahretsin yine tutamadık şu baş belalarını’ bakışını attığındandır belki de.

sen önce adam ol; küçük!

08.04.2010

artık ne önyargı ne adam kayırma ne de kıskançlık diyebiliyorum bu h.ünsal’ın yazıp çizdiklerine. düpedüz, adiliktir bu adamın yaptığı şey. kaldı ki, senin ‘eski’nin bu işlere girmesi; elin damadının çıkıp sana sövmesinden çok daha irrite edici bir durum. lan, beslediğimiz adama bak diyorsun, beş para etmezmiş! daha acısı da; bu ve bunun gibi yediği kaba pisleyen modeller, ekranlarda zırvalamaları yetmiyormuşcasına kongre üyeliğiyle ödüllendirildi. utanmadan sarı oy attılar o sandıklara.

lan düşünüyorum; ben bir hiçken, bir takım transfer edecek beni. şans verecek, yavaş yavaş tanınacağım. ardından yakalanan başarılarla birlikte benim adım da ülke içerisinde yayılmaya başlayacak. milli formayı da sırtıma geçireceğim. paraydı, şandı, şöhretti; havada uçuşacak. bu takım, avrupa arenasıyla tanışmamı sağladığı gibi, avrupa’dan bir takıma transferimi de sağlayacak. sonra, oralarda tutunamayacağımı anlayınca yeniden kapılarını çalacağım, onlar tekrar kabul edecek beni 30bilmem kaç yaşımda. gel diyecekler, jübileni yapalım, adını efsaneler arasına yazdıralım. ben de diyeceğimki, ‘yok babalar, ben futbol oynamak istiyorum daha.’ ve en son anadoluda bırakacağım futbolu, sürünme evresini de bitirdikten sonra. tüm bu kariyerin ardından, çıkıp bık bık arkalarından konuşacağım. saçma sapan eleştirilerle, yerden yere vuracağım.  hak verirsinizki, boşuna küçük değil, o ismin önüne yazılan sıfat.

çapsızın son yazısının başlığına bak, hizaya gel: ‘ben de yönetici olmak istiyorum’. sen önce adam ol, adam!

erken biten bir yıl

05.04.2010

hayattta bazı şeylerden ders almak gerek ya hani; cidden yapmalı insan bunu. mesela, sezonun en önemli maçında kifayetsizce top oynayan takımının oyuncularına, ertesi hafta güvenmemelisin. zira, değişmiyor bazı işler öyle iki günde. odun odundur. aynı, ruhsuzun ruhsuz olduğu ve değişmeyeceği gerçeği gibi kabullenmek lazım onun odunluğunu da. işte en büyük hatayı bu noktada yaptık biz galatasaraylılar bu yıl. çok güvendik, gereksiz anlamlar yükledik yanlış adamlara.

son 10 maçının 7’sini kaybetmiş, ligin dibine demir atmış ve neredeyse 3 pas üst üste yapamayan bir takım sivas. böylesi zayıf bir rakibe karşı puan kaybetmekten daha fazla rahatsız edici bir durum varsa o da, böyle bir rakibe karşı göstere göstere puan kaybetmektir. evet, bağırarak geldi adeta o gol. ve eminim ki, rijkaard da gördü oyunun çok yanlış yönde ilerlediğini, tersi mümkün değil çünkü. fakat elindeki imkanları düşündüğümüzde, müdahale şansının oldukça kısıtlı olduğunu görebiliyoruz. formda olan oyuncuların da kimisi sakat, kimisi cezalıyken, yapılacak bir şey yoktu pek. ha, hiç mi hatası olmadı hocanın. tabi oldu, ligin genelinde olduğu gibi. en başta, oyuncular dakika dakika geriye kaçıyorsa, burada teknik direktörün payı vardır mutlaka. böyle bir direktif vermemiş olsa bile, bu çekilmeyi engellemeliydi rijkaard. bunun gibi örnekler çoğaltılabilir elbette lakin, asıl sorunun rijkaard’da şekillendiğini düşünmek akılsızlık olacaktır.haddini aşmakla, toz kondurmamak arasında ince bir çizgi var rijkaard’ı eleştirme işinde. ayarı iyi tutturamayınca, saçmalamak kaçınılmaz oluyor.

mehmet-barış-mustafa-ayhan orta sahası şaşırtıcı bir kurgu gibi gözükse de, elde  kalanların bu adamlardan başkası olmadığı gerçeği çarpıyor yüzümüze. günümüz futbolu, orta sahada başlayıp yine burada biterken, alternatifsiz bir kadro bizi yönetim eleştirisine yöneltir bu sefer de. bi’ essien, bi’ lampard beklemesek de, istikrar açısından lincoln ve elano’dan daha faydalı oyuncular beklenmesi doğal bu ortamda. gerçi hem lincoln, hem elano diğerlerinin arasında abdurrahman çelebi’dir, orası ayrı mevzu.

ligin gerisi, tamamen formaliteden ibaret olacağı için, gelecek sezonun planları öne çekilebilir. en başta, gönderilmesi gereken yerli futbolcularla ilişki kesilir, ardından yabancı seçimi her yıl olduğu gibi daha da özenle yapılır ve orta saha çok kuvvetli bir yapıya büründürülebilirse, başarılı bir yılın ilk adımları atılmış olabilir. aslantepe’de şampiyonlar ligi maçı oynama planları şimdilik yalan olmuş gibi gözükse de, genel anlamda çok olumsuz bir yönetim profilinden bahsedemeyiz. bu nedenle, bir şansı daha gözü kapalı biçimde vermeliyiz adnan polat-rijkaard birlikteliğine.

‘barcelona’yı ben de şampiyon yaparım’cıların, ‘ama bak bi de sparta rotterdam var’cıların giderek çoğalacağını düşünüyorum. her yıl başka bir futbol büyüğünün ülkemize geldiğini zanneden bu skor adamları sevinmiştir muhakkak. öyle ya, futboldan anlamamakla yargıladıkları adamın takımı, havlu atmış gözüküyor lige. fakat atladıkları bir nokta var. galatasaray’ı yöneten adamlar, böyle dev bir ismi getirebilme gücünün yanında; istikarın, başarıyı doğuran faktörlerden birisi olduğu bilincine de sahipler. önünüzde bir yıl var futbol ulemaları. en fazla bir yaz daha konuşturabilirsiniz o gs aleyhtarı kalemlerinizi.

son sözüm de; teşekkürler frank rijkaard. sadece 1 yılda, seni bile yerden yere vurabilecek kadar çapsızların ülkesinde yaşadığımızı hatırladık sayende. dilerim 10 yıl burada kalırsın da az biraz adamlık öğreniriz senden.

hayal kırıklığı

29.03.2010

her galatasaray taraftarı gibi büyük bir hayal kırıklığı içindeyim; üzüntülüyüm, sinirliyim. ilk derbi mağlubiyetimiz değil, son olmayacağı da kesin. bu oyun devam ettiği müddetçe yeneceğiz, yenileceğiz. üzüntüm fenerbahçe’ye yenilmekten de öte. üzüntüm alınacak puanların bu kadar değerli hale geldiği, üstelik kendi sahanda oynanan bir derbi maçında oynanan bu ruhsuz, isteksiz oyuna. sinirim fenerbahçelilere değil, onların sami yen’de sevindiren futbolcularımıza, maç öncesi deli gibi bağırıp maçı televizyonda izler gibi izleyen ‘derbi’ taraftarlarına..

teknik, taktik olarak bir sürü şey konuşulabilir, tartışılabilir. mağlubiyet bir sürü nedene bağlanabilir. ama hiçbirinin önemi yok. hani hep övündüğümüz galatasaray ruhu var ya, işte o yoktu. bizim galatasaray bu değil, bu olmamalı.

ortada bir gerçek var; galatasaray bu sezonki hiç bir önemli maçını kazanamadı ve bu maçla birlikte bir senenin emeğinin boşa gitme tehlikesi mevcut. tam tersi olarak şampiyonluk şansı da her şeye rağmen devam ediyor. artık fikir yürütmeyi bıraktık, ‘eğdik başımızı usul usul yürüyoruz.’

aynı rol, aynı perde

21.03.2010

eskişehir maçı sayesinde sinirlenmemem gerektiğini anladım galatasaray adına. bu sebeple de trabzonspor maçı etkilemedi hiç beni. tekniğin, taktiğin ötesinde bir şey yani bu olay. yetenekli oyuncun var, gösteremiyor cevherini. mücadele eden, oyun iştahıyla bir yerlere gelebilmiş oyuncun var, koşmaya tenezzül etmiyor. ee, hangi taktik varyasyondan bahsedebiliriz burada? ki suçu topçularda bulmuyorum artık ben. eğer böyle kritik bir maçta, galatasaray forması verilip, sahada görevlendirildiyse bu adamlar, kendilerine inanılıyor demektir. yönetim ışık görmüş almış, hoca beğenmiş oynatıyor. mamafih, adam yeteneksizin önde gideni. veyahut; bırak koşmayı, yürümeye mecali kalmamış. bu, 2 kere 2 =4 kadar net şekilde ortadayken, kusura bakılmasın ama suç onlarda değil, onların orada olmasını sağlayanlardadır. barış’ı zorla mı aldılar takıma. taraftar zoruyla mı 11′de görevlendirildi bu herif. aynı mantık; mustafa, m. topal, gökhan, ayhan için de geçerli. diyeceğim o ki, her yenilgi sonrası bu topçulara yüklenmekle bitmiyor olay. biraz daha genele bakabilmeliyiz artık. galatasaray’a transfer edilen her oyuncunun belli seviyenin üstüne çıkabilecek potansiyelde olması gerektiğini kabul etmeliyiz.

eskişehir maçı telafi edilebilecek bir kayıp olarak gözüküyordu fakat oynanan futbolun hiç iç açıcı olmadığı da gerçekti. burada kastım, şiir gibi top oynamalısınız veya rakibi yarı sahasından çıkartmamalısınız değil. biraz olsun oyunun kontrolünü eline alabilmek, rakibin üzerine kontrollü biçimde gidebilmek arzu ettiğim yapı. eskişehir’de hiç birisini uygulayamadık ve perşembenin gelişi çarşambadan bellidir misali trabzon’da da aynı futbol sergilendi. her iki maçın başında da kaçan goller, ardından yavaş yavaş kontrolün rakibe geçmesi, defansta bireysel hatalar ve yenen ucuz gol. sonra geriden gelmeye çalışan fakat bunu nafile çabalarıyla sonuçlandıramayan bir takım.

bu hüviyette birbirinin benzeri iki maç oynamak ve ikisinde de oldukça gerekli puanlar kaybetmek, şampiyonluk yarışını da etkiliyor haliyle. alttan alta, zirveyi kovalayan bursa, yarın evinde oynayacağı denizli maçını alırsa, en yakın rakibine 5 puan fark atmış olacak. fikstüre bakınca, bursa’nın bir önemli avantajı da haftaya galatasaray ve fenerbahçe’nin ya berabere kalarak birbirlerini engelleyecek olması ya da birisinin yarış dışı kalma ihtimali bulunması. bursa ise istanbul’da, belediye karşısına çıkacak. denizli’yi de yenerlerse, bursa’dan akın olur herhalde olimpiyat stadına. fakat unutmamak gerek, geçen yıl şampiyonluğa koşan sivas’ı koltuğundan indiren takımdı abdullah avcı’nın belediye’si. diğer şampiyonluk adayı beşiktaş’ın da haftaya rakibi eskişehir. puan tablosuna ve gelecek haftanın maçlarına şuradan bakılabilir.

ne keita’nın deplasmanda, içerdekinin neredeyse yarısı kadar oynayamaması, ne saçma sapan hatalardan hiç olmadık goller yenilmesi; rıdvan’ın maç sonuçlarına göre yüz renginin değişmesine rağmen  fevkalade, olağanüstü yorumcu sıfatlarıyla ödüllendirilmesi kadar rahatsız edici değil hiç bir şey.

bjk 1-1 gs: hem sevinmek hem üzülmek

21.02.2010

atletico madrid deplasmanı, ardından inönü ve ali sami yen’de tekrar madrid ekibiyle oynanacak maç. uefa avrupa ligi’nde kuralar çekilip, eşleşmeler belli olduğunda herkesin dikkatini bu zorlu maraton çekmişti. galatasaray’ın 3 maçtan da istediği sonuçlarla ayrılmasının, gelecek adına önemi tartışılmazdı, şüphesiz. ve bu süreç, geçen perşembe, vicente calderon’da başladı. çeşitli koşullar gereği, maça forvetsiz bir dizilişle çıkılıyoru. rakibin baskısını ilerleyen dakikalarda kırmayı başaran galatasaray, ilk dakikalarda duran toptan yediği gole keita’yla cevap vererek, eşitliği sağlamayı başarmıştı. ondan sonraki bölümde de rakibine şans tanımayarak istediği sonucu, gollü bir beraberliği cebine koyup, türkiye’ye döndü.

madrid’de alınan gollü beraberliğin sonrasında, inönü stadında, çıkış maçı arayan bir beşiktaş bekliyordu galatasaray’ı. orta sahasının dirençli oyunculardan oluşması, hücum hattında sıkıntı yaşasa da, bir çok forvet oyuncusuna sahip olması ve en başarılı defans adamı ferrari’nin uzun bir sakatlık döneminin ardından geri dönüyor olması, beşiktaşı ön plana çıkartıyordu. galatasaray ise, elinde bulunan forvetlerinin yokluğunda, 3 gün önce zorlu bir deplasmandan dönmenin verebileceği yorgunluk da hesaba katılınca, biraz arka planda kalıyordu, maç öncesi.

maçın başlangıcında ernst-fink ikilisinin kesici özelliklerini kullanması, galatasaray defansının ileri uç elemanlarıyla anlaşmasını engelledi. orta bölgede topu ne tutabildi galatasaray, ne de arda, caner, keita üçlüsü geriye gelip top alıp, pas yapabildi. böyle olunca, savunma geriye yaslanmak durumunda kaldı ve beşiktaş istediği oyunu oynamak için fırsat yakaladı. bu fırsatı, galatasaray’ın sağ kanadına yüklenerek iyi kullandılar. ibrahim’in ekrem’e verdiği desteğin yarısını keita, uğur’a vermeyince, o bölgede siyah-beyazlıların üstünlüğü kaçınılmaz oldu. nobre, kendisine kıyasla biraz kısa kalan emre ve neill’i 1 veya 2 pozisyonda çok zorladı. fakat bu pozisyonlar dışında, defansın ortasında oynayan ikilinin başarılı olduğunu söyleyebiliriz. onlara, caner’den aldığı destekle beraber savunmada yine iyi bir maç çıkaran hakan’ı da eklemek lazım. uğur’a karşı, ekrem’in kurduğu üstünlüğü holosko’nun da kendisine kurmasına izin verseydi hakan balta, beşiktaş golü bulabilirdi büyük ihtimalle ilk devre bitmeden. fakat, gol atamadı beşiktaş ve istediklerini sahaya yansıttığı bir dönemi, boş geçmiş oldu böylece.

ligin genelini hatırlatırcasına, gol bulmayı başaramayan beşiktaş, ikinci devrede farklı bir galatasaray’la karşılaştı. ilk devrenin aksine, daha derli toplu gözüken taraf, sarı-kırmızıydı. elano son dönemlerde olduğu gibi, orta alanda kontrolü eline aldı. pas trafiği, düzenli şekilde arttırıldı ve ileri uç elemanları daha iyi yerlerde daha fazla topla buluşmaya başladı. ekrem’li beşiktaş sol kanadı da etkisini yitirince, oyun dengelendi. ve hatta, oyun galatasaray’ın arzuladığı biçimde ilerlemeye başladı. mustafa denizli de, gidişatın iyi olmadığını düşünmüş olacak ki, nobre-holosko ikilisi, yerini bobo-nihat ikilisine bıraktı. hemen ardından, rijkaard da jo’yu sürdü sahaya. bu değişikliklerden sonra; galatasaray, arda’nın da orta sahaya yaklaşmasıyla ileride daha fazla gözükmeye başladı. sonuca ulaşılması da uzun sürmedi. arda’nın attığı golün hemen ardından sakatlanıp oyuna devam edememesi, oyunun geri kalanı ve hatta skor adına çok mühimdi. devam edebilse, ileride jo ve keita’yla yapacağı ver-kaçlarla 2. golün gelmesini sağlayabilirdi. fakat, bu sezon da baş belası haline gelen sakatlık, kendisini hatırlattı gene. beşiktaş bu dakikadan itibaren, toparlanıp yeniden yüklenmeye başladı. rijkaard, elano’yu da aldı oyundan, son dakikalara girilirken. bilmiyorum, sakatlandı mı? eğer herhangi bir problemi yoksa, keşke diyebiliceğimiz bir durum. elano’nun takdire şayan oyununun tam tersine, geldiğinden bu yana oldukça vasat bir performansla oynayan gio dos santos; gereksiz bir faul yaparak, bir nebze de olsa beşiktaş golüne katkıda bulundu. leo’yu da atlamamak lazım. o da saçmaladı golde.

neticede, iki takım da iki farklı devre oynadı ve beraberlik hiç şaşırtıcı durmuyor. beşiktaş taraftarı, bu kadar coşkulu ve istekli başladığı bir maçı kazanamadığı için üzülürken, hiç değilse beraberliği kurtarıp, yarıştan kopmadığına sevinebilir. galatasaray’lılar ise, başlamadan önce 1 puan verseler şöyle bi’ düşüneceği maçtan yenilmeyerek ayrılıyor olmaktan mutluyken, önde götürdüğü derbiyi, kazanamamaktan ötürü üzgün olabilir. böyle ilginçliklerle geride kaldı bu derbi de. şu an için ligden herhangi bir takımın koptuğunu yahut bir takımın büyük avantaj yakaladığını söylemek güç. yalnız, bu maçla birlikte, ligin sonuna etki edebilecek haftalara girmiş bulunuyoruz. bu haftaları, avrupa macerasıyla beraber ilerletmek, en büyük arzumuz tabi.

nba’de son takaslar

20.02.2010

nba’de takas sezonu perşembe günü kapandı. takımlar;  ihtiyaçları doğrultusunda, istedikleri oyunculara imza attırabilmek için uzun pazarlıklara girdiler. kimisi emeline ulaşırken, kimisinin de eli boş kaldı. tabi nba bu, bir sürü detay ve kural var işin içinde. uzun uzadıya bir yazı yazmak gerek bu takaslar ve takımlar hakkında. şimdilik; yalnızca önemli  takasları yazıyorum; daha sonra,  detaylı bir analiz yapma şansımız olur inşallah.

t-mac ve sergio rodriguez; new york knicks
kevin martin, armstrong, j. hill ve jeffries; houston rockets
carl landry, dorsey ve hughes; sacramento kings.

antawn jamison ve s. telfair; cleveland cavaliers
ilgauskas, emir preldzic’in 2010 draft hakkı ve al thornton; washington wizards
gooden; los angeles clippers.

josh howard, james singleton, quinton ross ve d. gooden; washington wizards
caron butler, brendan haywood ve stevenson; dallas mavericks.

marcus camby; portland trail blazers
outlow ve s. blake; los angeles clippers.

nate robinson ve m. landry; boston celtics
eddie house, jr. giddens ve bill walker; new york knicks.

ronnie brewer; memphis grizzlies
gelecekteki 1. tur draft hakkı; utah jazz.

john salmons;milwaukee bucks
h. warrick ve joe alexander; chicago bulls.

flip murray, acie law ve gelecekteki 1. tur draft hakkı; chicago bulls
tyrus thomas; charlotte bobcats.

atletico madrid 1-1 galatasaray: deplasmanda gol atmak iyidir!

19.02.2010

keita & gio

maçtan önce tahmin edildiği gibi, ilk dakikadan itibaren sonuca gitmek isteyen bir atletico madrid izledik. şanslıyız ki, defans hattıyla birlikte oyunu bizim yarı sahamıza yıkma konusunda başarılı değillerdi. biz, geriden top çıkarmayı beceremeyip, üstüne bir de ileriye nadiren gelen topları tutamayınca, ellerine büyük bir koz verdik ispanyolların. fakat, onlar da agüero’ya yardım getiremediler. reyes’in bir kaç, kişisel yetenek sonucu yarattığı pozisyon dışında, ne kanat adamlarından, ne de oldukça çekindiğim, şutlarıyla ön plana çıkabilecek diego forlan’dan istedikleri verimi alamadılar. agüero’yu diğerlerinden ayırmak gerek bu noktada tabi. çabukluğunun yanı sıra, oyun zekası da üst düzeyde arjantin’li oyuncunun. servet’e attıkları neyse de neill gibi bir oyuncuya çok kısa mesafede attığı bir çalım vardı, “vay bacaksız” dedirtmedi desek yalan olur hani.

ilk yarının son anlarında orta sahanın kanatdaki elemanlara destek vermesi sonucu yakaladığımız 1-2 pozisyon, bizlere madrid’in de savunma zaafları olduğunu hatırlatıyordu. galatasaray kariyerinin en iyi performanslarından birini çıkaran franco’nun karşısında, genç kaleci de gea da ciddi bir kalecilik sergiledi. güven veren bir yapısı var adamın. sakatlanıp oyunu yarıda bırakmasa, asenjo’nun keita’dan yediği golü, bi’ ihtimal çıkarabileceğini düşünüyorum hatta ben. bu açıdan da, şans bizden yanaydı diyebiliriz. yalnız, biz golü bulmadan önce atletico’nun kurmaya çalıştığı baskının sonuç vermemesinde, en az onların organize olamaması kadar, bizim takımın kademeli biçimde kalesini iyi savunmasının da payı var. hücuma katkı verebilme yetisi olmadığını düşündüğüm hakan b. ve mehmet topal, savunma yönü daha kuvvetli duran uğur ve mustafa iyi becerdiler işlerini. servet’in agüero karşısında biraz sıkıntı çekeceği belliydi. 1-2 pozisyon haricinde iyiydi o da. neill ise soğukkanlı ve akılcı oyunuyla güven vermeye devam ediyor. alıştıkça çok daha önemli işler başaracaktır burada. elano’ya özellikle değinmek gerekir kanısındayım. şu orta sahanın en ağır işçisi elano’dur benim gözümde. top kazanma, oyunu rahatlatma, top tutma, ara pası atma vb. bir çok işi yapmaya başladı son zamanlarda. çoğu görevini de layıkıyla yapıyor. ona lincoln ön yargısıyla yaklaşanlar, şu an pişmandırlar herhalde. tek benzer yanları saç stilleri, başka da ortak paydaları yok; oyuna katkı açısından.

gio’nun silik performansı sonucu neredeyse hiç işlemeyen sol kanattan, gollük ortanın çıkması şans mıdır, kısmet midir yoksa rakibin eksikliği midir?  bilmiyorum ama, o orta ve ardından gelen keita’nın golü, belki de bu turla birlikte galatasaray’ın avrupa’da ilerlemesini sağlayacak. çünkü, saha içerisine bakınca umutlu konuşamasak da dışarıdan güzel haberler geliyor, gelmeye devam edecektir. sabri, kewell ve baros’un takıma ‘ha döndü ha dönecek’ hale gelmesi, oyuna direkt biçimde etki eder. bu oyuncular, bu takımın sisteminin en önemli çarklarından. oyuna işlerlik kazandıran, hücumu şekillendiren oyuncular. onların dönmesi demek -iddialı olabilir ama- galatasaray’ın 2 kademe atlayarak farklı bir oyun oynayabilecek olması demek. tabi, bu olasılık sakatlıktan çıkıp, takıma katılacak adamların kaldığı yerden devam etmesi halinde gerçekleşecek.

futboldan anlamadığı savunulan eleştirileri bir kenara bırakırsak, rijkaard’ın tercihlerinin sorgulanması çok garip bir durum değil. elbette şu ana kadar yanlışları olmuştur hocanın. olmaya da devam edecektir. bunları görmek ve doğru biçimde ifade etmek, galatasaray’ın işine bile gelir. eleştiri, yıkıcı olmadığı sürece olumlu bir kavram neticede. kişisel olmayan, tamamen akılcı ve mantıklı eleştiriler görmek güzel de şu bel atına vuran kasıtlı haberler ve dedikodular can sıkıcı olabiliyor. son olarak; maçtaki caner-gio değişikliğine, gio’nun verimsizliği değil, caner’in moral bozukluğu sebebiyle takıma verdiği/vereceği zarar yönünden bakılması gerekir diye düşünüyorum. fakat bu değişikliğin konuşulmasında herhangi bir olumsuzluk da görmüyorum. yeter ki, böyle olsun rijkaard’a yapılan eleştiriler.

all-star 2010 başlıyor

13.02.2010

shaq dans show

bu gece, celebrity game ve rookie challenge’la start alıyor all-star 2010 organizasyonu. celebrity game’de dr. mehmet öz’ün de yer alacağı açıklanmıştı, bu açıdan ilgi çekici olabilir. cuban’ı hiç saymıyorum bile. türkiye saatiyle 02.00′de celebrity game, saat 04.00′de rookie challenge başlayacak. ntv spor 04.00′deki maçı canlı yayınlayacak. çaylakların kadrolarına şuradan bakabilirsiniz. benim görüşüm, her ne kadar yetenekli oyuncu açısından bir sorun yaşamasa da çaylakların, iki yıllıklar karşısında pek şansları yok. lopez, rose, mayo ve gordon büyük gelişim göstererek kademe atlamayı başaran oyuncular. diğer iki yıllıklar da ligin önemli oyuncuları arasında. çaylaklara fırsat tanımayacaklardır. belki, tyreke-cengiz ikilisi ekstra oynarsa bi’ şeyler olabilir, onun dışında favorim sophomores. hatırlatayım, çaylakların son galibiyeti 2002 yılında gelmişti. kadroya da tek itirazım ty lawson’dır. not: bu arada, rose’un yerine anthony morrow kadroya dahil olmuş.

cumartesi de bildiğiniz üzre, yetenek yarışmaları düzenlenecek. durant, caspi ve rondo’nun katılacağı h.o.r.s.e yarışması, ilk oynanacak olan oyun. geçtiğimiz yıl olduğu gibi, durant’in alacağını düşünüyorum ben. ya da rondo’nun alamayacağını düşünüyorum da diyebilirim aslında. ardından, bana göre gereksiz olan şut sokma yarışı var, geçiniz onu. sıra yetenek yarışmasında. nash, deron, rose ve cengiz. bu 4′ünden 3′ü daha önce bu oyunu kazanmış adamlar. brandon’ı niye oraya seçtiler tam anlamadım, işi zor diğerleri karşısında. tahminim, rose alır yine. bi’ sonrası, 3′lük yarışması. çekişmeli geçeceğini öngörebiliriz çünkü iyi şutörler katılıyor bu yıl. billups-steph curry-cook-gallinari-pierce ve frye. ne söylesem aksi çıkabilir, o denli zor geçecektir büyük ihtimalle. o yüzden gönlümden geçen, çaylak curry’nin kazanması diyeyim. şöyle de bi’ güzelliği var genç adamın. ve en son, smaç yarışması geliyor cumartesi için. katılımcılar; nate ‘illallah’ robinson, g-wall, shannon b. ve çaylak maçının devre arasında yapılacak elemeyi geçecek olan derozan-gordon ikilisinden birisi. açıkçası,  shannon brown, göze çok hoş gelen bir stilde smaç vuruyor. oldukça atlet bir yapısı var buna bağlı olarak çok iyi sıçrıyor. favorilerden birisi olacaktır mutlaka. gerald wallace’ın da oldukça estetik smaçları var kariyerinde. nate’i geçtim, elemeyi derozan geçer yüksek ihtimal ve sürpriz yapabilir diyorum ben çaylak oyuncu için.

gelelim organizasyonun en ilgi çekici kısmına; all-star game’e. bu sene bir çok oyuncunun çeşitli sebepler dolayısıyla affını istemesi, biraz canımızı sıktı. kobe, paul, roy ve iverson all-star seçilmelerine rağmen, pazar gecesi cowboys stadium’da olamayacaklar. yerlerine seçilen oyuncularla birlikte, all-star kadrosuna şuradan göz atabilirsiniz. kobe ve paul gibi iki önemli oyuncunun olmaması batı’yı direkt etkileyecektir fikrindeyim. doğu; lebron, wade ve howard’lı kadrosuyla ön plana çıkıyor. kadroların son halini dikkate alarak, doğu’nun bir adım önde olduğunu söyleyebiliriz. mvp umarım yine lebron olmaz. wade olursa, kariyerinin eksiklerinden birini tamamlamış olacak, fena da olmaz hani. organizasyonun en büyük eksiği ise shaq reis. onsuz bir all-star yavan kalacak, her açıdan. fotoğraf, ona  saygı mahiyetinde.

nba: gel artık play-off!

12.02.2010

nba’de all-star arasına, bu gece oynanacak çaylaklar maçıyla giriyoruz. sezonun yarısından fazlası geride kalmak üzere ve yavaş yavaş takımların sıralamadaki konumları belli oluyor. ilk sıralarda yer alıp, play-off’da saha avantajı kazanmaya çalışan takımlar özellikle batıda, zorlu bir yarışın içerisindeler. dengeler hemen her dakika değişebiliyor ve haliyle ortaya oldukça keyifli bir mücadele çıkıyor. bu zevkli ligin takımları hakkında, bir iki kelam edebiliriz artık. ilk önce doğu’da ve batı’da 12 şubat itibariyle ilk 8′de yer alan takımlara bakalım.

doğu: 1-cavaliers 2-magic 3-hawks 4-celtics 5-raptors 6-bobcats 7-heat 8-bulls

batı: 1-lakers 2-nuggets 3-jazz 4-mavs 5-spurs 6-thunder 7-suns 8-blazers

lebron-kobe

doğu konferansında normal sezon için, ilk sıranın sahibi şimdiden belli dersek, pek yanılmayız sanıyorum. geçen yılı normal sezon 1.’si olarak tamamlayan cleveland, bu sezonda iddialı. bilhassa, son haftalarda muazzam bir çıkış yaptılar ve all-star arasına girerken 13 maçlık bir seriye imza attılar. mo williams’ın omzundan sakatlanması, cleveland’ın oyununu olumsuz etkileyecek diye düşünenler, şu an için yanılmış gözüküyor. çünkü kral james, en büyük yardımcısı yokken daha da etkileyici bir performansla oynuyor. lebron, mo’suz maçlarda 30 sayı 11 asist gibi absürd ortalamalarla oynuyor. saha hakimiyetinin iyi olduğu malum da, bir kaç maçlık dahi olsa 11 asist ortalama yakalamak nash’in, paul’un harcı. gerçekten büyük keyif, lebron james’i izlemek. dün oynadıkları magic maçının son anlarında bunu bir kez daha ispatladı. istediği zaman sayı üretebilmesini geçtim, varejao, hickson gibi oyuncuları 20′li sayılara ulaştırabiliyor nashvari paslarıyla. şimdilik mike brown’ın takımı için işler iyi gidiyor. 43-11 ile ligin zirvesinde cleveland cavaliers.

ligin tepesinden bahsetmişken, lakers’ı hatırlıyor çoğu kişi doğal olarak. sezonun büyük kısmını lig birincisi olarak götürdüler. cavs’in olağandışı serisi olmasa tepede hala onların ismi yer alacaktı. tablo yine hiç karamsar değil, tabi. batı’nın lideri lakers. ve bana kalırsa şampiyonluğun en büyük adayı. staples center’da carmelo’suz bir denver’a yenilmiş olsalar da -ki billups’ın 9 üçlük attığı bir maç o- ardından oynadıkları portland-spurs ve jazz maçlarını kobe olmadan kazandılar. bu iyiye işaret takım için. ligin en iyi oyuncusu olmadan, batı’nın play-off takımlarını yenebilmek, lakers haricinde kolay kolay kimsenin yapamayacağı bir durum bence. gerçi, kobe’nin son zamanlarda biraz rekor için olsa da, bencil tavırlar sergilediği gerçeği var ortada. belki de takımın biraz kobe’siz oynamaya ihtiyacı vardı. odom’un bu aralar önemli katkısı oluyor lakers’a, es geçmek olmaz. onun dışında söyleyebileceğim; gasol büyük topçu birader.

billups’ı, iverson ile takas ettikten sonra çehresi değişen denver nuggets, şu sıralar batı 2.’liği için mücadele veriyor. belki de nba tarihinin en doğru kararlarından biri olan bu takas sayesinde batı’da istedikleri başarıya ulaşabilecekler, belli olmaz hani. all-star öncesi, dün gece evlerinde spurs’e mağlup oldular. daha doğrusu san antonio duvarına tosladılar. takımın hücum gücünü oluşturan kısalar carmelo, billups ve jr smith’in korkunç şut attığı bir geceydi. sanırım, bu ara en çok george karl’ın takımına yarayacak. carmelo ligin sayı kralı konumundayken sakatlık yaşadı ve eski performansını tam yakalayamadı. son 5 maçta 3 yenilgi aldılar. yine de, hızlı oyun temposuyla, billups gibi usta bir guard’ın yönetiminde başa çıkması çok zor bir takım denver. staples center’da lakers’ın feleğini şaşırtabilecek kadar ilginçler üstelik. bu yıl ümitli olduğum takımlar listesinde üst sıralardalar. edinmeleri gereken bir huy var yalnız; istikrar. 35-18 ile batı 2.’si durumunda yer alıyorlar.

utah son günlerin en formda takımı dersek cleveland’a ayıp olur ama hiç fena değil bunlar da. lakers’a evlerinde yenildikleri maçtan önce 9 maç üst üste kazandılar. çok başarılı bir basketbol oynuyorlar açıkça. boozer bir kaç maç kaçırsa da deron ve özellikle kirilenko sayesinde ard arda iyi sonuçlar elde ettiler. tabi, eklemek lazım, kazandıkları 9 maçın 6’sı energy solutions arena’daydı. evinde daha iyi oynayan bir ekip sloan’ın utah’ı. içerde 22-7′yken, dışarıda 10-12 durumları.

orlando magic doğu konferansında 2. sırada yer alıyor. geçen yılın sürprizi olarak tanımlayabileceğimiz takım, bu yıl da iyi gidiyor. carter-hidayet değişimi çeşitli soru işaretleri oluştursa da belli bir düzen içersinde oynamaları onlara büyük avantaj sağlıyor. bir de howard’ı istikrarlı biçimde kullanabilseler. 1 hafta arayla, ciddi rakipleri celtics’i içerde-dışarda yemeyi başardılar, bu güzel bir gelişme. son saniye basketiyle wizards’a mağlup olmaları haricinde iyi gidiyorlar zaten son zamanlarda. carter’ın, kaçırdıkça daha çok denemesi belki de ilk kez işlerine geldi ve onun 48 sayısıyla hornets’i yenmeyi başardılar. bir de, dün ilginç bir istatistiğe denk geldim cavs’le oynadıkları maçta. howard’ın çizgiden yüzde 60 ve üstü attığı maçlarda çok büyük bir oranda kazanmış magic. onu serbest atış çizgisine yollamayı tercih ediyor bir çok takım ve howard bu durumu daha verimli kullandığında sonuç ortada.

denver’dan bahsederken istikrar kelimesini kullanmıştım. şimdi, sıra boston celtics’e geldi ve ben istikrarı yine kullanmam gerektiğini düşünüyorum. vasat ve altı takımlara karşı oyunlarını rahat şekilde kabul ettirebiliyorken, ligin kalburüstü takımlarına karşı çok ciddi anlamda zorlanıyorlar. orlando’ya, atlanta’ya, lakers’a ve dallas’a kaybettiler en sonlarda, hatırladığım. 4 maç kazandıktan sonra, 3 maçlık bir mağlubiyet serisi tutturmak hiç de iyiye delalet değil. ray allen hakkında takas söylentileri var fakat ben böyle bir hamlenin yanlış olacağı kanısındayım. kg bu denli kötü bir sezon geçiriyorken, işleri hiç kolay değil play-off arenasında.

atlanta da doğu da zirveye oynayan ekiplerden birisi. son yıllarda istikrarlı biçimde geliştirdiler kendilerini ve sonunda tepeye oynayan bir takım haline gelebildiler. bibby’nin yalan oynadığı bu sezon, jamal crawford’dan ciddi katkı alıyorlar. bench’ten gelip en çok skor üreten oyuncu konumunda ligde, jamal. joe johnson’un yanında horfod’ı da all-star’a yolluyorlar bu yıl. ki, josh smith de oyununda gösterdiği gelişim sonucu haketti o unvanı. yani demem o ki, çok oturaklı ve eli yüzü düzgün bir takım hawks. play-off’ta daha çok işlerine yarayacaktır bu özellikleri.

boston’ı yenen de, new york’a 50 sayı fark atan da dallas, gidip minessota’ya phila’ya, raptors’a yenilen de dallas.bir iner misin çıkar mısın vakası daha. yalnız şöyle bir durum var mavs’de. o howard’ı birilerine takas etmeden cacık olmaz oralarda. alıcı bulabilirlerse bir dakka durmasınlar yollasınlar kara oğlanı. neyse, bu ağır aksak ilerleyen takım her şeye rağmen 4. basamağında bulunuyor batı konferansının. düşmek istemiyorlarsa, nowitzki’yi toparlamalı ve yanına adam gibi adam koymalılar. play-off’ta da hiç kolay olmayacak işleri.

şu sıralar kevin durant’ın oynadığı basketbol, ligin en iyilerinden belki de. t-mac’i andıran atletikliği, kobe’ye benzeyen şut kabiliyeti ve hemen hemen her alanda belli seviyede verdiği katkılar onu çok değerli kılıyor. bu genç adamın önünde, çok ödüller, rekorlar ve yüzükler var diye düşünüyorum. takımı oklohama’ya da bire bir yansıyor bu yetenek, haliyle. durant gibi genç ve yetenekli topçulardan oluşan thunder, çoğu kişinin beklemediği kadar iyi durumda. çatır çatır oynuyorlar, açıkçası. 31 galibiyet başarısını yakaladılar şimdiden. başa baş giden maçların büyük kısmını, belki tecrübe belki şanssızlık, bir şekilde kaybetmeselerdi şu an daha da yukarı sıralarda olabilirlerdi. hem bugün hem ilerisi için ışık saçıyor bu gençler, umutluyum ben.

messi vs. getafe

07.02.2010

maradona’nın ingilizlere attığı golün benzerini kupada getafe’ye atmıştı lionel messi. tarihe geçen o golden sonra, dikkat ediyorum neredeyse her getafe maçında en az bir  tane atıyor bücür. dün nou camp’ta oynanan lig maçında da attı bir tane gol. hem de ne gol. cephe kamerasından izleyince anlaşılıyor vuruşun muhteşemliği.

euro 2012 grupları

07.02.2010

euro 2012 kuraları çekildi. türkiye, a grubunda almanya, avusturya, belçika, kazakistan ve azerbaycan ile beraber mücadele edecek. ilk bakışta, gurbetçilerin yoğun olduğu ülkelerle eşleşmiş olmamız dikkat çekiyor. anket yapılsa, almanya, avusturya, belçika çıkardı herhalde. almanya’nın ağır favori olduğunu düşünürsek, 2.’lik için yarışacağımız avusturya ve belçika’ya karşı seyirci avantajımız olduğu bir gerçek. yalnız büyük bir sorunumuz var. henüz bir teknik adamımız yok. maçlar 2010 eylül’de başlayacak. en kısa zamanda bulunacağı konumu hakeden, tecrübeli bir hocayla anlaşılması gerekiyor.

tüm gruplara şuradan bakabilirsiniz. ispanya’ya, nispeten zor takımlar çıkmış. fransa ve romanya yine aynı gruptalar. yine demişken, norveç ve danimarka’nın h’de birlikte yer aldıklarını ekleyelim. portekiz var yanlarında da. c’de italya sırbistan, e’de hollanda isveç çekişmeli geçmesi muhtemel kuralar gibi duruyor.

yönetici dediğin

06.02.2010

gökhan ünal ve mehmet topuz üzerinde oynadıkları saçma oyunlarla ön plana çıkmıştı kayserispor yönetimi ve futbol dehası! süleyman hurma. satmayacağız diye açıklamalar yapıp, abartarak reklam falan yayınlatmışlardı. sonra ne oldu? her iki oyuncu da -bana göre- değerlerinin üstünde paralara satıldı, aynı ligde yer aldıkları takımlara. haklarını verelim, iyi propaganda yaptılar o dönem. bu kadar telaffuz edilmese bu oyuncuların isimleri, kim verirdi bu kadar parayı, kimse tabi ki. işte bu olaylar, kayserispor yöneticilerinin futbola bakış açısını az-çok yansıtıyordu aslında. teknik adam konusunda gayet başarılı şekilde istikrarlı davranan kişilerin bu tarz kurnazlıklara başvurması şaşırtıcıydı. ta ki, ali turan’ın galatasaray’la transfer münasebeti ortaya çıkana dek. sözleşmesinin bitimine 6 ay kala, ali’nin galatasaray’la görüşmesinin hukuki açıdan bir sakıncası yok. bu, açık bir kural olmasına rağmen, hem takım kaptanı ali’ye hem galatasaray kulübüne zorluk çıkardı kayserililer. takım kaptanını rakibine bırakmak istememesi, anlaşılır bir durum. lakin, rakibini oyuncu ayartmakla suçlamak ve oyuncuyu kadro dışı bırakmak ne derece doğru, o tartışılır. kural, sözleşme bitimine 6 ay kala istediğin oyuncuyla transfer görüşmesi yapabilirsin diyorsa, ne ayartmasından bahsediliyor burada, anlamıyorum. sözleşmesi bitiyorsa, git messi’yle de görüş, ne var bunda? tutup da, işi  namus davası konumuna getirmenin manası yok. bu konuda takındıkları tavır, hiç hoş olmayan bir üslupla birleşince oldukça antipatik bir hal aldı durum. resmi site üzerinden yapılan açıklamalar, tv programlarına çıkılıp çeşitli şovlar yapılması vs. bu kadar üst seviyede mücadele eden bir takımın yönetimine yakışmadı diye düşünürken, dün resmi siteden yaptıkları açıklamada galatasaray başkanının hakkını ve haddini sorgulamaları son nokta oldu. ali turan’la görüştüğü için galatasaray’la olan ilişkilerini bu noktaya getirmeleri hakikaten komik kaçıyor. süleyman bey, futbolcuyu mal olarak mı görüyor yoksa hakikaten bu işten anlamıyor mu, çok merak ediyorum. sadece türk futbolunun değil, genel anlamda “futbol”un, bu anlayıştakı yöneticilerden kurtulması ümidiyle.

koymaz

24.01.2010

güzel şarkı, süper klip. kaçak‘ın, koymaz klibini emre gökdemir ve idil dizdar çekmiş, birkan yılmaz oynamış. hepsine tebrikler efendim.